Ayşim Buse Kaya – Almanya – Berlin – Berlin School of Economics and Law

Ayşim Buse Kaya – Almanya – Berlin – Berlin School of Economics and Law

 Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?

Merhaba ben Ayşim Buse Kaya 95 doğumluyum. Marmara Üniversitesi İngilizce İktisat Bölümünde 3. sınıf öğrencisiyim. İstanbul Üniversitesi devlet konservatuvarında yarı zamanlı klasik gitar eğitimi alıyorum. Bu aralar staj için koşturuyorum, görüşmelere gidiyorum. Kendime bir iş ayarlamaya çalışıyorum.

Erasmus’a gitmeye nasıl karar verdiniz? Bu süreçte neler yaşadınız?

“Kendi ayaklarımın üstünde durabilecek miyim?”

Ben 1. sınıftayken erasmus sınavları olmadan önce karar verdim ama çok ani oldu. Biraz çekingen bir insanımdır. Çok fazla arkadaş çevrem de yok. Biraz okuldan, derslerden, öğretmenlerden, buradaki yaşantımdan uzaklaşıp yeni bir yönümü keşfetme amacı ile çok ani bir şekilde “ Ben erasmusa gideyim.” diye düşündüm. Hiç hazırlanmadan sınava girdim. Yabancı dilime güveniyordum zaten herhangi bir sınava hazırlanma sürecim olmadı. Ne çıkarsa bahtıma kafasıyla girdim sınava. Ailemle yaşıyorum. Kendi ayaklarımın üstünde durabilecek miyim? Her şeyin sorumluluğunu alıp devam ettirebilecek miyim? Hiç dilini bilmediğim ya da hiç kimseyi tanımadığım bir yerde nasıl bir psikolojide olacağım çok merak ediyordum. Daha çok kendimi keşfetmek için gittim.

Gitmeden önce de sağlık sigortamı yaptırmıştım. Buradan gitmeden  SSK ya gidip oradan AT11 belgesi aldım. Almanya ile Türkiye arasındaki bir anlaşmalı sağlık sigortası gibi bir şey. Her şeyi kapsıyor. Almanya ya gittiğinde de kabul ediyorlar ve sigortaya hiçbir ücret vermedim. Alırken birkaç belge istediler bunlar internette yazıyor zaten. Randevuyla gidip belgeleri götürdüm. Birkaç gün sonra sigorta belgem bana ulaştı. Ek ücret falan vermemiştim. Seyahat sigortasını da Allianz Sigortadan almıştım. Ona da 70- 80 TL falan ödemiştim. Gidip döneceğim tarihleri kapsıyordu.

Erasmus’a gideceğiniz ülkeyi ve okulu nasıl belirlediniz ve ne kadar kaldınız?

Sınava girdikten sonra zaten puanına ve sıralamana göre bir tercih formu dolduruyorsun. Tercih formunda maksimum 4 okul yazabiliyorsun. İstersen bu forma 1 okul da yazabilirsin tutacağına eminsen ama tutmazsa açıkta kalırsın, gidemezsin. Ben ilk başa Berlin yazdım. O süreç de şu şekilde oldu. Etrafımda çok fazla erasmus yapmış arkadaşım yoktu, ben de erasmus danışmanıma sordum. Bu arada sıralamada ilk 5’ teydim. Erasmus danışmanım “İlk 5 ya da 10’ a girenler ilk sıraya Berlin yazıyor.” dedi. “Berlin gerçekten çok iyi bir okul, öğretmenleri çok iyi vs. sen de buraya gitmelisin çokta güzel bir yer aynı zamanda orayı da yaz istersen..” dediler. Ben de ilk tercihime orayı yazdım. İkinci tercihime de Budapeşte yazmıştım. Erasmusa gitmeden önceki kış Budapeşte de erasmus yapan bir arkadaşım vardı onun yanına gitmiştim. Orayı çok sevdiğim için orayı yazmıştım eğer Berlin tutmazsa Budapeşte kesin olsun diye. 2016 bahar döneminde gitmiştim ve yarım dönem kaldım.

Erasmus’a gitme sürecinde neler yaşadınız?

Babam astsubay olduğundan dolayı yeşil pasaportum var. Yeşil pasaportun varsa zaten maksimum 3 ay boyunca yurt dışında istediğin yerde kalabilirsin ama 3 ay sonra geri dönmek zorundasın diyorlar. Benim de kalacağım süre 5 aydı. Bu yüzden vize işlemlerine başvurmak zorunda kaldım ama benim yeşil pasaportum olduğundan sadece uzatma işlemlerine başvurduğum için işlemlerim çok kısa sürdü. Birkaç belge istediler çok zorlamadılar. Zaten Alman konsolosluğuna randevu alıp gittim. 1 hafta içinde de kargo ile evime geldi.

Berlin’deki okuldan gelen mailde öğrenci başvuru formu gibi bir şey dolduruyorsun. Formu doldururken de sana soruyorlar: “ Yurt olanaklarımızdan faydalanmak istiyor musun?” diye. Ben de kimseyi tanımadığım için “Evet”i işaretledim. Bir de buddy programı var. Normalde erasmusa gittiğin okulda her öğrenciye ya da iki öğrenciye tek bir tane buddy atanıyor. Buddylerde oradaki temelde okuyan öğrenciler oluyor. Bize buddy atandı ama buddy’m ile hiçbir zaman iletişime geçemedim çünkü iletişime geçmeye çalıştığımda buddy’m tatildeydi, Berlin de değildi. Ben istemediğimde de buddy’m sürekli aradı sordu, ben de “Ben her şeyi kendim hallettim artık ihtiyacım yok.” dedim. O yüzden kalacak ev, oda vs. ayarlayamadığım için yurdu seçtim.

IMG_9207jj

Yurtta da çeşitli oda tipleri var. Daha doğrusu odalar hep tek kişilik ama mutfak ve banyoları kaç kişi paylaştığına göre fiyatı değişiyor. Her şeyi tek kişi olan da var. Mutfağı 4 kişi, banyoyu 2-3 kişi paylaşan da var. Ben her şeyi tek kişi seçtim hiç alışık olmadığım için aylık 450 euro verdim. Tüm hibem o yüzden full oraya gitti.

Giderken tek vesayette gittim. Uçak biletini de buradan alırken gidiş dönüş birlikte aldım THY ’dan yaklaşık 700 TL falan tuttu. Dönüş biletimi de Ağustos’a almıştım.

Giderken yanınızda neler götürdünüz?

Giysi vs. dışında çok bir şey götürmedim. Zaten odada çoğu şey vardı. Sadece orayı çok fazla yabancılamayayım diye birkaç manevi eşya götürdüm. Yiyecek olarak yanımda erişte götürdüm. Makarna 10 dakikada pişiyor erişte 5 dakikada pişiyor. Hani ilk okul zamanlarında belki çok yoğun olur ya da sınav dönemlerinde çabuk pişiyor diye götürdüm. Gitarımı götürdüm eğer götürmeseydim keşke alsaydım derdim ağlardım hatta, özlerdim. Giderken çaydanlık götürmüştüm çünkü oraya giden arkadaşıma sormuştum markette çaydanlık bulamadım demişti o yüzden çaydanlık götürdüm. Aslında hiç ihtiyacım olmadı çünkü kettle vardı sallama çay ile idare ettim. Keşke çaydanlık götürmeseydim diyorum götürdüğüm gibi geri getirdim.

Gittiğiniz ülkede ilk anda neler yaşadınız? 

“ ‘Tatildeyim kusura bakmayın.’ diye 1 ay sonra falan cevap verdi.”

Erasmusa giderken benimle birlikte oraya gidecek bölümden üst dönem bir arkadaşım vardı. Daha sonradan arkadaş olduk tabi. Onunla birlikte hatta tesadüfen aynı uçakla gittik. İlk çıktığımızda buddy’miz yoktu. 30’ ar kilo bavullarımız vardı. Ne yapalım diye düşünürken zar zor çıktık havaalanından. Havaalanı biraz karışıktı böyle a-b blok şeklinde çok karışık bölmüşler. Hangi blokta olduğumuzu anlamadık. Bavulları çok kolay bulmuştuk. Uçaktan indikten sonra zaten yol sizi oraya yönlendiriyordu. Havaalanından çıkınca taksi bulduk çünkü yurdun adresini de tam bilmiyorsun, nasıl gideceksin ulaşım yolunu bilmiyorsun. Taksiye bindik. Tegel Havaalanından bizim yurdun olduğu Schlachtensee’ ye 35 euro tuttu. Taksi parasını ikimiz paylaşıp ödedik. Gayet uygundu fiyatları.

IMG_9428jj

Çok heyecanlıydım ama bir yerde de sakin olmak zorundasın. Çünkü birilerine İngilizce bir şeyler soracaksın Almanca bilmiyorsan eğer. İlla ki bir şey sorduğun zaman, sana cevabını veriyorlar. Suratlı bir şekilde de olsa güler yüzle de olsa sana yardım ediyorlar. Sakin olmak gerekiyor panik yapmamak gerekiyor. Bütün sakinliğimi korumaya çalışırken aynı zamanda içimden nasıl olacak acaba diye düşünüyordum. Bir yandan da korkuyordum haliyle bir de buddy’miz gelmemiş falan. Biz buddy’e bel bağlamıştık. Gidene kadar da buddynin bize ulaşmayacağını bilmiyorduk. Giderken bir baktık bizi kimse aramıyor. Bu bizim buddymizin suçuydu. “Tatildeyim kusura bakmayın.”  diye 1 ay sonra falan cevap verdi. Ona ihtiyacım kalmamıştı zaten her şeyimi halletmiştim. İlk 1-2 hafta zaten çok önemli. Yerleşiyorsun, bir yerleri bulmaya çalışıyorsun, ulaşım için bilet alıyorsun. Sonra buddy’e ihtiyacım kalmamıştı.

Okula başlama sürecinde neler yaşadınız?

Ders seçimlerini Learning Agreement yani öğrenim sözleşmesi şeklinde burada zaten hazırlıyorsun. Zorunlu derslerde isim benzerliği arıyorlar. Ben de ana derslerde birebir aynı dersleri bulmuştum. Seçmelilerde isim benzerliği aramıyorlar zaten onları başka seçmelilerle eşleştirdim. Onun dışında sorunum olmadı. Berlin’deyken de bize mail attılar “Öğrenciler için bir bilgi yönetim sistemimiz var oradan da dersleri ve öğretmenleri seçmek zorundasın.” dediler. Öğretmen seçimi için de Berlin deki erasmus danışman hocamla görüştüm. “Ben öğretmenleri tanımıyorum, sizce kimi seçmeliyim?” dedim. “Hocaların belirli günleri ve saatleri var çakışmayan günlere göre kendini ayarla seç, zaten herkes iyidir burada..” dediler. Ders seçim dönemim de rahat geçmişti.

IMG_9822jj

Uyum sağlama sürecinde neler yaşadınız?

Ben Mart ayında gittim, okul Nisan ayında başlıyordu. Okul başlamadan önce 15 günlük Almanca hızlandırılmış kurs dönemi vardı. 15 Martta okul başlamıştı. 14 Martta da oryantasyon oldu ve o zaman bütün erasmus öğrencileriyle tanışmış olduk. Herkes ilk günden birbirinin telefon numarasını almıştı. Çünkü herkes aynı durumda birbirinden tutunmaya çalışıyor. Bir şey sorsam kimseye soramayacağım diye düşünüyor herkes.

jj

Oryantasyon güzel geçmişti. Yurda gidemeyenler ya da yerleşemeyenler için birlikte eve çıkalım muhabbeti olmuştu hatta. Güzel bir gündü o ertesi gün de zaten yabancı dil kursuna başladık. Almancayı çok temel biliyorum anca derdimi çat pat anlatırım o şekilde. Ama Almanca dil kursu öncesinde seviye sınavına giriyorsun ona göre sınıflara yerleştiriliyorsun. Bu sınavda ben ne hikmetse a1 a2 seviyesinde olmama rağmen b1 seviyesinde çıktım kursta da haliyle baya zorladılar ben böyle hebele hübele derken millet TOEFL verir gibi konuştu. Hiçbir şey anlamamıştım, makaleler yazdırıyorlardı, ben daha cümle yazamıyordum. Benim için çok zorlayıcı ve yararsızdı. Sınıf değiştirme yapamadım. “Belki yapılır, bir öbür hocayla konuş.” falan dediler ama kimse ilgilenmedi. 15 gün zaten belki öğrenirsin dediler.

IMG_9283jj

Erasmus öğrencilerinin hepsi aynı durumda olduğu için herkes birbirine sıcak davranmaya çalıştı. Sonra tercih etme bölümüne geliyorsun bir sürü arkadaşın oluyor, arasından kendi kafanla uyuşan kim varsa onlarla takılmaya başlıyorsun. Buradakiyle aynı mantık zaten. Onun dışında, orada temelde okuyan öğrenciler buradaki gruplaşma mantığı gibi aynıydı. Kendi aralarında full Almanca konuşuyorlardı. Dersler hep İngilizceydi derste de İngilizce konuşuyorlardı, bir şey sorarsan da İngilizce cevap veriyorlardı ama onun dışında kendi aralarında hep Almanca konuşuyorlardı. Kendi grupları dışında kimseyle konuşmuyorlar. Belki Almanlara özgü bir durumdu bilmiyorum ama Alman öğrenciler çok soğuktu. Yine de bir şey sorduğun zaman yardım ediyorlardı. Sen konuşmadığın zaman onlar da konuşmuyorlardı.

Hibe ne zaman yatıyor, her ay yatıyor mu? Aldığınız hibe ihtiyaçlarınızı karşıladı mı?

Ev gibi bir şey benim için mutfak banyo her şey odamın içindeydi 20 25 metrekarelik bir alanda kendi evimi kurdum resmen.”

Hibe ben gitmeden önce yattı, çok çabuk yattı hatta “Sen gittikten sonra anca yatar..” demişlerdi ben de beklemiyordum. Direk çektim sorun yaşamadım. Halk banktan ailenle ortak bir hesap açıyorsun oraya yatıyor. Sen gitmeden % 80’ini yatırıyorlar, gidip geldikten sonra geri kalanı yatırıyorlar. Aylık 400 euro yatmıştı. Ailemden de ayda 700 750 euro civarı para aldım. Odama artık ev diyorum çünkü ev gibi bir şey benim için mutfak banyo her şey odamın içindeydi. 20 25 metrekarelik bir alanda kendi evimi kurdum resmen. Kimseye de ihtiyacım yoktu o anlamda. Sürekli alışveriş yapıyorsun, geziyorsun tozuyorsun illaki para gidiyor. Bu yüzden anca yetti.

Tasarruf için evde yemek yapın, dışarıda yemeyin. Alkol kullanıyorsa eğer herhangi biri alkol çok ucuz, marketten özellikle toptan bir kaç tane birden aldığında, 50’lik hem de, bir bira yaklaşık 1 euro falan tutuyor. Buradaki fiyata vurduğun zaman aşırı, su gibi ucuz yani. Marketten aldıysan bu gibi şeyler  özellikle sebze meyve çok ucuza geliyor. Dışarıda yemek bize göre pahalı oluyor.

Gittiğiniz üniversitenin kendi öğrencileriyle, sizin sahip olduğunuz teknik ve sosyal imkanlar aynı mıydı?

İmkanlar aynıydı hani sosyal olarak dediğim gibi soğuklardı, aynı ortamı bulamıyorsun. Teknik olarak teknoloji, kütüphane olarak bayağı iyiydi. Buradan kat ve kat daha iyiydi. İstediğin zaman ulaşabiliyorsun. Gecenin geç bir saatinde gittiğinde bile istediğin zaman istediğin teknolojiyi kullanabiliyorsun, mutlaka biri orada duruyor.

Gitmeden önce hangi seviyede dil bilgisine sahiptiniz? Gittiğiniz ülkenin yabancı dile katkısı oldu mu ve yeni bir dil öğrendiniz mi?

“Anadilim gibi bir şey..”

İngilizceme zaten güveniyorum anadilim gibi bir şey. Erasmus sınavına da o şekilde girdim. Derslerim İngilizceydi. Normalde evde babamla biraz konuşuyorduk. Babam işinden dolayı İngilizce çok iyi biliyordu. İlk önce onunla öğrendim. Lisedeyken kursa gittim. İngiliz kültüre gitmiştim. Hatta orada B2 seviyesini bitirdim. Ondan sonrada sürekli İngilizce kitap okuyarak, şarkıları çevirerek zaten müzikle ilgilendiğim için hafızam o anlamda çok kuvvetli. Şarkıları ezberleyerek, telaffuzumu geliştirerek, altyazısız film izleyerek İngilizcemi geliştirdim. Almancam da döndüğümde bir tık, A1 ise A2 oldu o kadar. Zaten Almancaya çok ihtiyacım olmadı, İngilizce konuştum. İspanyolca birkaç kelime öğrenmiştim onları bile doğru düzgün hatırlamıyorum şuanda. İspanyol çok arkadaşım vardı. Onun dışında farklı bir dil öğrenmedim. 

Orada aldığınız dersler kendi üniversitenizde sayıldı mı? Dönem kaybı yaşadınız mı? 

Tüm derslerim sayıldı. Dönem kaybı yaşamadım.

Hocaların dil seviyesi nasıldı? Dersler İngilizce mi? Dersleri anlamada problem yaşadınız mı?

Çoğu hocanın İngilizcesi  çok iyiydi. Çok iyiydi dediğim kendi Alman diline, telaffuzuna göre bir değişik konuşurlar ya ona göre çok iyiydiler. Sadece bir tane hocamız vardı political economics’e giriyordu galiba İngilizceyi biraz boşlamıştı. Derse geldiğinde biraz yakalayamadık, bazı şeyleri Almanca anlattı ama daha sonradan o da toparladı. Kimsenin dil olarak sorunu yoktu. Dersleri anlamada zorluk çekmedim çünkü burada da derslerim % 100 İngilizceydi oraya da gittiğimde aynıydı hiçbir şey fark etmedi. 

Gittiğiniz üniversite ile kendi üniversite eğitimini karşılaştırır mısınız? Üniversitenin zorluk derecesi nasıldı?  

Erasmus danışmanlarım ‘Berlin’deki okul çok iyi, öğretmenler çok iyi.’ dediler. Hakikatten öyleydi ama fazla iyilerdi. Buradaki eğitim sistemine bakınca ne zaman ders çalışıyoruz, sınavlar yaklaştığında son gün ya da son hafta. Sınavı geçeyim mantığıyla ders çalışıyorsun, öğreniyorsun hatta öğrenmiyorsun bile ezberliyorsun sadece. Orada öyle değil sürekli ödev geliyor, Allah’ın her dersinde makale ödevlerin oluyor, her dersten makale yazıyorsun. Çok alakasız derste sanat dersi bile alsan illaki onun makalesini sunumu vs. yapacaksın. Çok zorluyorlardı sürekli bilgileri update ediyorlardı. O yüzden sürekli kendini de update etmek zorundaydın. Sürekli dersi yakalayacaksın illaki öğreneceksin, ezberlersen olmaz. O yüzden benim için Türk eğitim sistemine göre çok zordu. Çok yararlıydı ama çok zorlandım. Zaten derslerden ortalama geçtim, iki dersten de kaldım hatta bir tanesi bağlayıcı dersti o yüzden bu seneki derslerden birini alamıyorum, seneye alacağım ama her hangi bir dönem kaybım olmadı. Almanların düzeni zaten malum her şeyi disiplini falan her derste öyleydi. Bir kez daha anladım. Ama burada mesela bir sunum hazırladığım zaman oradaki kriterlere göre sunum hazırlıyorum buradakine göre hazırladığım sunum ortalamanın üstünde oluyor. O yüzden bayağı yarar sağladı. Kendi disiplinimi kurmuş oldum.

Şehir içi ulaşım olanağı nasıl?

Ulaşım bize ucuzdu. Çünkü dönemimiz Nisanda başladıktan sonra bize belli bir ücret karşılığında bir öğrenci kartı verdiler. Şuan ücreti hatırlamıyorum ama çok tuzlu bir şey değildi. Sayfa gibi bir öğrenci kartı verdiler. O bizim hem okulda öğrenci kimliğimizi gösteriyor hem de ulaşım araçlarında ulaşım kartı olarak geçiyordu. Kontrollerde sana kartını sorduklarında sen o sayfayı gösteriyorsun ‘Tamam’ diyorlar. O yüzden ben mesela okul başladıktan sonra dönene kadar hiç bilete vs. ihtiyacım olmadı, tek o sayfayla geçindim yani ama ilk 1 ay okul olmadığı dönemde mecburen kendim bilet alıp çıkmak zorunda kaldım. Bilet almadan da gezebilirsin, metrolarda ya da otobüslerde çok biletlere bakmıyorlar özellikle metrolarda herkes zaten giriyor. Akbil basma diye bir şey yok ya da göstereceğin kimse yok herkes istediği gibi giriyor çıkıyor. Zaten böyle sarhoş tipli insanlar var onların biletleri falan yok görüyorsun, biniyorlar metroya geziyorlar. Tek sabah çok erken saatlerde bir de gece çok geç saatlerde sorun oluyor. O zaman zaten kartın yoksa yandın. Ben de risk almamak için bilet alıyordum. Ulaşım aracı olarak çoğunlukla metro kullanıyorsun. İki çeşit metro var. S-BAHN ve U-BAHN. U-Bahn U’nun açılımı underground yani yer altından gidiyor genelde. S-Bahn da genelde yer üstünden gidiyor. Yani kısa ve ara istikametlerde gidiyor. U-Bahn daha uzun aralıklı istikametlerde gidiyor. Çoğunlukla S-Bahnı kullanıyorsun. Çok kısa mesafe gideceksen otobüsle anca. Onun dışında metroyla gidiyorsun. Şehrin en ücra köşesinden bilmem neresine kadar her yerden ulaşım olanağı var. Her yerden bir metro illaki geçiyor. Hiç kaybolmazsın yani aşırı kolay bir şehir. Yurdumun okula uzaklığı 40- 50 dakika falandı, aktarma yaparak gidiyordum. 5 ay boyunca her gün ulaşımı kullanınca artık insanın beynine yazılıyor. İlk bilmediğim zamanda nereden neyle gidebilirim diye Google Maps’e bakmıştım. Ulaşacağın noktayı yazıyorsun zaten kendi bulunduğun noktaya göre ulaşım araçlarını sıralıyor. Birkaç seçeneğin oluyor sen hangisi uygunsa seçiyorsun. Çok kolay onun dışında uygulama kullanmadım. Okula giderken yurdun önünden sadece bir otobüs geçiyor, 18 numaralı otobüs. Onunla en yakın metro istasyonuna gidiyordum. Oradan metro istasyonunda iki tür metro geçiyordu, U3 ve U1. U3 e biniyordum. U3 tende Fehrbelliner Platz de iniyordum oradan U7 ye binip 3 durak sonra okula geliyordum. Okul içinde Bayerischer Platz ya da Berlinerstrasse iniyordum. Oradan iki duraktan da aynı mesafe yürüme zaten. 5 dakika yürüyorsun. Okul yakın zaten Schöneberg’de orası da merkeze çok yakın. Oradan bir kaç durak sonra Alexanderplatz, Potsdamer platz şehrin merkezi olarak sayılıyor oralar. Bayağı yakındı yani.

Gittiğiniz ülkede eğlence ortamı nasıldı?

“Araştırmadan gitme!”

Okula olan uzaklığım zaten bana yetiyordu. Şehir merkezine olan uzaklığım ya da eğlence merkezlerine olan uzaklığım bayağı katlanıyordu. Normalde 10 dakikada bir geliyor ama gece geç saatlerde yarım saatte bir geliyordu. Sabaha kadar her şey çalışıyor çok güzel ama yarım saatte bir geliyor bekleyeceksin yani eğer yakalayamıyorsan. Yarım saatte bir geldiğinden nasıl ulaşırım, belki sokakta kalırım korkusuyla çok fazla gece geç saatlerde dışarıda kalamadım. Zaten çok böyle aşırı yakın olduğum çok arkadaşım yoktu. İyi arkadaşlıklarım oldu ama hiç biriyle yakın hissetmedim buradakiler gibi olmuyordu. Gündüz ya da akşamüstü saatlerde onlarla takılıyorduk. Birkaç yer geziyorduk ya da birkaç kafe keşfediyorduk oralarda oturuyorduk, bu açıdan güzeldi.

IMG_9578jj

Gece hayatı olarak söylemem gerekirse Berlin zaten gece hayatında ünlü bir yer. Ben gece hayatına pek girmemiş olsam da ben bile biliyorum bu durumu yani. Ama tabi riskli, tehlikeli bir gece hayatı var. Araştırmadan gidemezsin hiç bir yere. Atıyorum bilmem ne club. O club ı araştırmadan oraya gitmen mümkün değil. Gidersen sana yazık olur.

IMG_9716jj

İnternetten araştıracaksın o club ın türü ne, ona çok önem vereceksin. Sen bir club a mesela punk club diye ya da metal müzik çalar diye gidiyorsundur. Bir gidiyorsun gay club falan çıkıyor ya da tekno müzik çıkıyor. Bütün gece böyle dıptıs dıptıs tekno müzik, sevmiyorsan dayanamazsın yani. Ya da işte nasıl desem herkesin gece birbiriyle vakit geçirmesi üzerine diyeyim ayıp olmayan tabirlerle konuşmam gerekirse o tür clublar oluyordu. Eşcinsel clublar, punk clublar, tekno clublar oluyor genelde. Araştırarak gittiğin sürece çok eğlenceli. Her yerde var aslında şehir merkezinde. Dikkatli olduğun sürece, araştırıp gittiğin sürece burada da aynı şekilde ama orada daha çok hiçbir yere araştırmadan gitmemelisin.

Yemekler nasıl, bizim ülke lezzetlerine uygun mekanlar var mı? İlk hafta neler yaşadınız?

Gittiğiniz ülkede en sevdiğiniz yemek hangisiydi?

“‘Merhaba abi ben bir tane döner alacağım.’ diye giriyorsun içeri Türkçe konuşuyorsun. Türkçeyi de unutmadım çok şükür sayelerinde.”

Almanların demiyim de Berlin’in diyeyim, öbürlerini tam bilmiyorum. Berlin’in kendine özgü çok yemeği yok. Fastfood üzerine bir zincirleri var. Zaten en güzel yaptıkları tek şey Berlin’in kendi insanının yani Alman olanların en güzel yaptığı şey patates. Her şeyin yanına patates koyuyor adamlar ama kullandıkları baharatlar, o patatesin cinsi, pişirme şekilleri vs. patates böyle buradaki patatesle alakası yok aşırı güzel. Uçuyorsun böyle patatesi yerken çok güzel yapıyorlar ama sadece patates yani. Onun dışında zaten en çok Çin lokantası var, Türk lokantaları var bir de İtalyan lokantaları var. Ben İtalyan ve Türk lokantalarını tercih ettim. Çin lokantasını denemedim, sushi falan alakam yok. İtalyan lokantaları gerçekten iyi İtalya düzeyinde yani o derece çok iyi yapıyorlar. Türk lokantalarında zaten bizimkiler takılıyor. “Merhaba abi ben bir tane döner alacağım.” diye giriyorsun içeri Türkçe konuşuyorsun. Türkçeyi de unutmadım çok şükür sayelerinde. Oraların döner porsiyonları bizimkilere göre çok daha verimliydi. Onların bir tane Spezi diye bir döner porsiyon çeşitleri var o benim favorimdi. Bayağı büyük bir tabak üstüne ilk önce bütün tabağa patates döşüyorlar tabi ki Allah’ın emri. Ondan sonra ketçap mayonezini ne istiyorsan sıkıyorlar üstüne bayağı böyle kalın bir katman olarak döner döşüyorlar. Dönerlerinin tadı çok güzel. Onun üstüne de salata döşüyorlar istiyorsan. En üstüne de Kreute denen bir sosları var yoğurtlu böyle ranch sosa benzeyen bir tadı var ama ranch sosa da pek benzemiyor aynı zamanda biraz daha baharatlı ama dönere çok yakışıyor, bayılmıştım. Bazen sırf Kreute sosu alayım diye Spezi döner alıyordum. Orada en sevdiğim döner porsiyonu oydu.

IMG_0304jj

İlk hafta dışarıyı da keşfetmek amacıyla dışarıda yedim. İlk günden yemek olayına girişmedim. Ondan sonra çaydı kahveydi hadi çayın yanına şunu alıp yapayım, şunun yanına bir şey olsun diye diye başladım yemek yapmaya. Ailemle yaşadığım için çok fazla yemek yapma deneyimim yoktu. O yüzden kolay şeylerle başladım. Erişte götürdüysem ilk önce erişte yaptım. Makarna türlerine giriştim. Ondan sonra hazır nuggetlar kızarttım. Zaten patates almazsanız ölürsünüz orada. Sonradan sebze ya da salçalı yemekler onları öyle kendimi level up yapa yapa ilerledim. Çok fazla zorlamadım kendimi çünkü kendimi biliyorum ki bir anda denersem zor olan bir şeyi kesin batırırım yani. Bir de orada tek başımayım zehirlensem bir şey olsa atsam yemeği ne yapacağım. O yüzden yavaş yavaş ilerledim ama dediğim gibi genelde dışarıda yemek biraz daha tuzlu olacağı için genel olarak evde yaptım. Bu da tabi bana yarar sağladı. Aslında bilerek evde yaptım. Pahalı olmasaydı bile evde yapardım, onu tercih ederdim. Deneyim çünkü. İlerde bir gün biliyorum ki illaki ben yemek yapmak zorunda kalacağım.  Şuanda yine yemek yapmıyorum ailemle yaşadığım için ama ilerde illaki yapmak zorunda kalacağım ve biliyorum ki ben bu yemeği yapmayı biliyorum.

img_0971

Erasmus süresince bulunduğunuz ülkede hangi şehirlere gittiniz?

Not vermiyor hoca hatta bazen eksiltiyor notları.”  

Bulunduğum ülkede dediğim gibi Berlin deki okulda, derslerde çok zorladıklarından sürekli ödev alma durumu vardı. Bir de hani buradaki gibi ödevi kontrol ederken üstten kontrol etmiyorlar. Buradakilerin ödevi getirmeyenlere uyguladıkları bir ceza olmuyor ama orada bir yaptırımları var adamların ödevi yapmazsan şu şu olur, sonuçlarına sen katlanırsın diyor ve sen ölsen de ölmesen de o ödevi getirmek zorundasın. Not vermiyor adam hatta bazen eksiltiyor notları. Ödev çok olduğu için Berlin dışına çok çıkamadım.

IMG_0243jj

Benim şöyle bir avantajım vardı, erasmustan önce de yurtdışına çıkmışlığım olduğu için bayağı bir yere gitmiştim. İtalya, Makedonya, Avusturya, Budapeşte, Yunanistan gibi bir sürü daha sayabilirim ama şuanda aklıma gelmiyor. Bir sürü yere gittiğim için biliyordum az çok gidebileceğim yerleri ya da nasıl olduklarını. O yüzden gezme anlamında erasmusta çok kasmadım. Genel olarak Berlin içi gezdim yani.

IMG_9547jj

Erasmus sürecinde hangi ülkelere ve şehirlere gittiniz? Mutlaka gidilmesi gereken yerlerin nereler olduğunu düşünüyorsunuz? Gittiğiniz ülkelerde mutlaka tatmanız gereken lezzetlerin neler olduğunu düşünüyorsunuz?

Yengeç burgerleri var sünger bob’daki gibi”

Erasmus dışında çok yere gittim. 10- 11 yere gitmiş olmam lazım ama tam hatırlamıyorum. İtalya’ya kesinlikle gidin. Gitmelisiniz yani hatta gitmek zorundasınız. Ben zaten boğaz derdine, kesin güzel yemekleri vardır diye ilk önce oraya gideyim dedim. Hayatımda yurtdışı olarak ilk gittiğim yer İtalya’ydı. İyi ki de ilk orasıymış yani ilk oraya gitmişim. Hevesimi arttırdı İtalya. Çok sıcak bir yer ve insanları da öyle. Son zamanlarda turistleri sevmez hale geldiler ama o zamanlar öyle değillerdi. Ben lise zamanında gitmiştim. İtalya da gidilmesi gereken yerler turistik olarak neresi varsa her yere gidin.

IMG_0328jj

Şehir olarak söylemem gerekirse Venedik, Floransa ve Papa’nın evinin olduğu kasaba gibi bir şey var Nemi Gölü olarak geçiyor oradaki göl galiba, Papa’nın evi orada. O kasabada da çilekli tart yapıyorlar ve buradaki çileklerle, kremalarla alakası yok. Oradaki kasabaya 2 saatlik uzakta olan insanlar Pazar günleri o tartı yemek için gidiş dönüş 4 saat yol kat ediyorlar. Sırf o tartı yiyebilmek için yani o kadar güzel. Kafayı yemiştim resmen oraya mutlaka gitmelisiniz. Doğal ortam zaten her yer yeşillik, gölde kano yapan tipler var. Aşırı sakin, cennet gibi bir yer, el değmemiş  bir yer gerçekten. Papa’nın evi olduğu halde. Ve o tartı kesinlikle yiyin. Onun dışında zaten dondurmaları, pizzaları güzel onu biliyoruz. Gerçekten de öyle. Venedik’te mesela yengeç burgerleri var sünger bob’daki gibi . Yengecin çıkardıkları etiyle ama hani nasıl çıkarıyorlar o eti bilmiyorum, tavuk eti gibi löp löp et çıkarıyorlar. Böyle üçgen yumuşak ekmekler var tost ekmekleri gibi. Onların arasına yeşillikle beraber yengeci koyuyorlar. Ben hayatımda ilk defa yengeci orada yedim. Çokta güzeldi. İki hamburger falan gömdüm ben orada yani aç olmadığım halde. “Bu anı kaçırmamalıyım, iki tane yemeliyim.” dedim. Boğaz olarak yemek istediğiniz bir şey olduğunda bana sorabilirsiniz. Her türlü tavsiyeyi veririm. En alakalı olduğum şey bu sanırım. Yöresel yemekleri vs tatmayı seviyorum merak ediyorum. Budapeşte de bir tane sokak tatlısı var sokakta satılıyor yani pastanede falan bulamıyorsun. Sadece sokakta böyle minik burada simit satılan küçük büfeler gibi yerlerde yapıyorlar, satıyorlar. Adını hatırlamıyorum çünkü hem yazılışı hem okunuşu saçma sapan böyle upuzun bir ismi var. Mutlaka bir kısa adı vardır kendi aralarında ama Çekçe bilmediğim için onu hiçbir zaman öğrenemedim. Çok uzun olduğu için adını hatırlayamıyorum. Silindir haline getiriyorlar hamuru sara sara sara bütün bir silindir oluyor. İçi boş. Onu pişirdikten sonra üstüne şeker buluyorlar. Yağlı zaten üstü. Üstü şekerli oluyor. İçine de ne istiyorsan çikolata olur, meyveli bir şeyler olur istediğin şeyi koyuyorlar. Böyle manyak tatlı bir şey oluyor. Acayip kalorili bir şey ve onu yedikten sonra birkaç gün tatlı yemiyorsun. Bayağı doyuruyor seni ve kolay kolay da bitmiyor. Bir keresinde bir sokağın başından aldım sokak dediğimde yarım saatlik yürüyüş yolu baya cadde uzundu yolun sonunda anca bitirdim. Yarım saatte bitmedi o tatlı. Nasıl zor yeniliyor ama çok güzeldi gerçekten. “Tatlı işte budur ya!” dedim ondan sonra. O çok güzel onu yiyebilirsiniz. Tuzlu olarak ben oraya özgü herhangi bir şey denemedim.

img_9821

Orada yaşadığınız zorluklar nelerdir? Zorlukları aşmak için neler yaptınız? 

“Ben olsam merak ederdim. Sabahtan akşama kadar öldü mü ne oldu diye.”

Ben bir keresinde kışın ortasında çok kötü hasta oldum. Berlin çok soğuktu. Burada üşüttüğüm zaman aldığım bir ilaç vardı onu yanıma almıştım. Nezle olmuştum. Ben hayatımda bu kadar hasta olmadım.

Çünkü çok soğuktu. Okula gidip gelirken soğuğu kapmıştım. Yatıyorum, parmağımı kaldıramıyorum yurtta ve çok açım. Öleceğim neredeyse açlıktan. En son sabah yemişim, akşamın körü olmuş. Kalkamamışım hala ve kalkamıyorum. Burada hani yakınıyoruz ya komşu komşunun kapısını çalmıyor diye. Var yine burada ama orada hiç yok. Yurtta yan odadan gelip kapımı çalan ya da benim gidip kapısını çaldığım hiç yok. Kimse kimseyle muhatap olmuyor. Sabahtan beri odadan çıkmadım yan odamdakinin de sesini duyuyorum orada. Ben olsam merak ederdim. Sabahtan akşama kadar öldü mü ne oldu diye ve biliyordu da. Denk gelmiştik hasta olduğumu görmüştü. Yüz yüze gelince günaydınlaştık ama odaya girince kimse kimseyi sormuyor. Ben merak ederdim öldü mü kaldı mı ne oldu diye. Akşam oldu. Çok açım. Hiçbir şey yapamıyorum, kalkamıyorum. Bir kap yemek getirecek arkadaşım yok. O hale geldim. Buradan giderken beraber gittiğim arkadaşımı aradım. O da benimle aynı yurttaydı. Birkaç bina ilerdeydi biraz uzaktı. Oradan bana yemek yapıp getirdi. O da olmasaydı gerçekten açlıktan ölecektim. Ya açlıktan ya da hastalıktan ölecek gibi hissediyordum. Çok zordu. Onu da o şekilde aştım. O olmasaydı çok fena olurdu, en sonunda ailem falan gelirdi artık o derece olabilirdi.

Dönüş sürecinde neler yaşadınız ve döndükten sonra neler yaşadınız?

“Buradaki karışıklığa geldiğimde Allah’ım ben neredeyim falan olmuştum burada ki trafiği gördükten sonra. Unutuyor insan. 5 ayda unutabiliyorsun yani.” 

Dönüş süresinde yurttaki yönetimin senden istediği bir şey var. Diyor ki: “Sen çıkış yapacağın günden 1 ay önce bana çıkış yapacağınla akalı bir rapor var onu doldurup vermek zorundasın.” Atıyorum çıkacağın gün bana o raporu verdin o zaman çıkamazsın. Bir ay beklemek zorundasın. İlla çıkmadan 1 ay önce mi 2 ay önce mi çok hatırlamıyorum o raporu vermek zorundasın. Onu vermiştim. Çıkmadan önce bir de odayı kontrole gidiyorlar. Kırık çıkık herhangi bir şey var mı? Varsa senin depozitondan kesiyorlar. İlk gittiğinde depozitonu veriyorsun. Sen döndükten 6- 8 hafta sonra senin hesabına geri yatıyor o depozito. Eğer kırık falan varsa odanın kendi eşyalarında depozitondan kesiyorlar. Onu kontrole geldiler. Herhangi kırık çıkık bir şey yoktu Allah’a şükür. Çünkü kırık çıkık bir şey olduğunda kesecekleri miktarları gösteren bir liste verdiler. Bayağı dünyaları kesiyorlarmış yani. Kiranın 2 katı kadar depozito ödüyorsun çok pahalıydı. Atıyorum yerdeki fayansta bir şey oldu 300 euro falan kesiyorlar. Duvara mı  bir şey oldu 200 -300 euro kesiyorlar.  Hiçbir sorun olmamıştı orada. Sevinmiştim. Dönüş sürecinde uçağım hazırdı. Son hafta yanıma babam geldi. Hem sınavlarım bitmişti birlikte gezelim dedik hem de dönüşümde 30 kilodan fazla ağırlığım vardı. Bir şeyler de almıştım tabi dönerken. Hem babamın hem benim ağırlığım olarak sayılsın ikimize bölüşelim diye o da gelmiş oldu. Beraber döndük, kolaydı. Geldikten sonra da direk tatile çıktım. Döndüğümde bir burukluk vardı. Çünkü 5 ay boyunca tek bir yerdesin ve artık yani hala bile ev diyorum odama. Eve giderken alışveriş yaptım diyorum hala. Evim gibi olmuştu orası. Kendi kurduğum düzen, alıştığım yerler. Şehre alışıyorsun. Buradaki karışıklığa geldiğimde ‘Allah’ım ben neredeyim..’ falan olmuştum buradaki trafiği gördükten sonra. Unutuyor insan. 5 ayda unutabiliyorsun yani. Büyük bir hüsrana uğramıştım dönerken ama bir yandan da mutluydum tabi. Ailemi, arkadaşlarımı özlemiştim. Buradaki manevi sıcaklık orada yoktu. Oradaki rahatlık düzen de burada yoktu. O yüzden iki tarafı da özlemiştim. Eşit anlamda istiyordum. Çok üzülmüştüm dönerken.

Erasmus’a gitmek size neler kazandırdı ve tekrar gitmek ister misiniz? 

“Turistik olarak gitmek her zaman için daha iyi.” 

Kendi düzenimi ilk defa kurdum. Kendimi idame ettirdim. Bütçemi kıstım. İlk defa böyle şeylere kendim karar verdim. Gidip kendi kiramı her ay yurdun kirasını bankaya yatırmak bile benim için çok mükemmel bir sorumluluktu. Çok mutlu oluyordum. Her kirayı yatırdığımda anneme haber veriyordum, “Anne bak kirayı yatırdım hehe..” diyip anneme hava atıyordum. O açıdan çok sevindirici bir deneyimdi. Onun dışında kendimi bulmaya gittim. Buradaki yaşantımdan bunaldığım için de gitmiştim. Orası bana iyi geldi ama dediğim gibi buradaki sıcaklığı orada bulamadığım için bir süre çok yalnız hissettim. Haliyle oradaki psikolojimi de çok etkiledi. İyisiyle kötüsüyle her şeyiyle çok güzel bir deneyimdi. İyi ki yaşamışım diyorum. Şuan hayata bakış açım bile çok farklı. Erasmus olarak gitmek istemem. Turistik olarak gideceksem Berlin’e ya da başka bir yere gidebilirim. Bir süre kalabilirim hatta çok güzel olur. Ama eğitim olarak okulda çok kastılar. Hiçbir yerin tadını çıkaramadım. Atıyorum Berlin de şuradaki şehir merkezinde çok güzel bir yer varmış, orada cafede oturup arkadaşlarımla konuşmaktansa eve gidip ödev yapıyordum. O anlamda çok sıkılmıştım. O yüzden turistik olarak gitmek her zaman için daha iyi.

Erasmus sürecini düşündüğünüzde keşke veya iyi ki dediğiniz noktalar nelerdir?

“ Cesaret isteyen bir şey. Korkuyorsun. Geriliyorsun. Heyecanlanıyorsun.”

Keşke erasmus olarak Budapeşte’ye gidebilseymişim diyorum. Çünkü ben erasmusa gitmeden önce arkadaşımın erasmus hayatını gördüm. Gerçekten çok güzel bir yer. İstanbul’a birazcık benziyor aslında. Yaşantısı, sokakları vs. olarak. Keşke gitseymişim diyorum Budapeşte’ye. Daha sıcak bir ortamdı orası. Berlin çok büyük bir yer olduğu için ve Alman oldukları için çok soğuktular insan olarak. Budapeşte o şekilde değildi. Daha küçük bir yerde, daha sıcak bir ortamda erasmus yapsaymışım diyorum. Keşke daha çok Almanca konuşmayı deneseydim diyorum. İngilizceme biraz sırtımı yasladım o yüzden Almanca da kendimi çok fazla geliştiremedim. Rüyalarımı İngilizce görüyordum artık. Her şeyim İngilizceyle geçiyordu. Zaten orada Türk olmasaydı; Türkçe konuşmasaydım gerçekten Türkçe konuşmaya bir süre adapte olamayabilirdim. O kadar çok İngilizce konuştum. İngilizceme zaten güveniyordum artık anadilim gibi oldu hiç zorlanmıyorum. İyi ki dediğim noktalar da zaten başlı başına.. İyi ki gitmişim. İyi ki o kadar süre orada kalmışım. Karar verirken bile iyi ki 5 ay boyunca başka bir şehirde hiç bilmediğim bir yerde kalmaya karar verebilmişim diyorum. Çünkü cesaret isteyen bir şey. Korkuyorsun. Geriliyorsun. Heyecanlanıyorsun. Her şeyden uzağa gidiyorsun. Ben ne yaparım, orada ne ederim, nasıl idame ettiririm kendimi diyebiliyorsun. Burada öğrenci evinde bile yaşasan oraya gittiğinde çok başka oluyor. Buradaki yaşantı ile hiçbir alakası yok. Çok yabancı geliyor. Kalabalığın içinde yalnız hissetmek terimi vardır ya hani gerçekten öyle oluyorsun. 5 ay boyunca öyle yaşıyorsun. Çok farklı bir kafa. Dediğim gibi hayata bakış açın değişiyor. Çok cesaret isteyen bir karar. İyi ki cesaret etmişim diyorum.

Erasmus’da unutmadığınız bir anınız var mı?

“Ajanlık kabiliyetlerimi geliştirdim. Pratik fikirler. Analitik çözümler.”

Erasmusta da var. Erasmus öğrencisi arkadaşımın yanına gittiğimde de var. İkisini de anlatayım. İlk önce Erasmusu anlatayım. Buradan gittiğim arkadaşım banyosunu iki kişi ile paylaşıyordu. Bir gün odasından çıkıp banyoya giderken kapı arkasından kapanıyor. Bir bakıyor anahtarını almamış. Kapıda kalıyor. Bir de canım arkadaşım, akıllı arkadaşım 1 saat boyunca sokakta dolaşıyor ne yapsam diye. 1 saat dolaşmış ondan sonra beni arıyor. ‘Kapıda kaldım ne yapacağım?’ diyor. Pijamalı. Ama pijamalı işte saçı başı bir yerde. Banyoya çıkmış dişini mi fırçalayacakmış ne. 1 saat sitenin ortasında durmuş ne yapsam diye. Bir de hava soğuk. Dedim ki ne yapacağımı biliyorum. Aklıma çok manyak bir fikir geldi. İlk giriş kat değil bir üst katındaydı odası. Zaten binaların çoğunda bir giriş kat var bir üst kat var.  Camı da açık bırakmış. Camının dibinde de dümdüz bir duvar var. Dedim ‘Ben bu duvara tırmanırım.’ Sitenin içinde yeşillik bir sürü bahçe gibi yerler vardı. Bahçelere de piknik masaları koymuşlardı. O tahta masalardan birini aldım, duvara dayadım. Ondan sonra bir de onların yan binası inşaat gibi bir şeydi. O inşaattan da taşınabilir merdivenlerden birini hacıladım. İnşaatta kimse yoktu. Portatif merdiveni aldım piknik masasının tahtalarının arasındaki boşluğa sabitledim. Tırmandım camına. Bir de camına sineklik koymuş. İki saat onunla uğraştım, yırtmaya çalıştım. Bayağı büyük dal gibi bir şey verdi. Bir de çantasının içindeymiş anahtar onunla da uğraştım. Upuzun bir dal bulmaya çalıştık ilk önce. Uzunluk olarak sadece cama ulaşabildim. Merdivenin boyu anca o kadarına yetti. Daha tırmanamazdım, kendimi de yukarı çekemezdim, sadece içerisini görebiliyorum. Boyun hizamdaydı. Uzun bir dal bulduk. Ben bildiğin ajan gibi uzun dalla çantasını almaya çalıştım. İçinden anahtarı aldık. En sonunda başardım. Girdi odasına canım arkadaşım. Bir iki saat o şekilde uğraştım ders çalışmam gerektiği yerde. Çok kötüydü ama aynı zamanda da çok pratik fikirli anıma denk gelmişti. Çok hoşuma gitmişti. Ajan havasına bürünmüştüm.

IMG_9714jj

Bir de buna benzer bir ajan anım daha var. Budapeşte de erasmusa giden arkadaşımın yanında. Buradan bir sınıf arkadaşımla beraber o arkadaşımın yanına gittik. 3 kişi takıldık yani orada. O arkadaşımla beraber bir hostelde kalıyorduk. Hostel de oraya gittiğimiz arkadaşımızın evine biraz yakındı. Ertesi günü sabaha uyandık. Bir heyecan tabi. Dedik ki ‘Bari kendimiz o söylemeden onun evine gidelim.’ Heves etmişiz kendimiz gideceğiz. Kendimiz ulaşım şeylerine bakacağız. Evine gittik. Evde arkadaşım 3 kızla birlikte yaşıyor, 4 kişiler evde. Böyle kapıya kulağımızı dayadık. Her odadan müzik sesi geliyor. Bangır bangır müzik dinliyorlar. Bir tanesi hiç evde yokmuş zaten. Kapıyı çalıyoruz çalıyoruz kimse açmıyor. Hakandı arkadaşımızın adı. Hakan da uyuyor. Kapıyı kimse açmıyor. Budapeşte’de de her evde şöyle bir olay var evin kapısının anahtar göbeği yok. Kapılar kilitsiz. Onun yerine kapıların önünde bir kapı boyutunda parmaklık gibi bir şeyler var onlar kitleniyor. Parmaklık kitli bile olsa oradan elini sokup kapıyı açabilirsin. Biz de öyle yaptık. Elimizi sokup kapıyı açtık. Bir baktık böyle raf gibi bir şeyde kapının önünde hem de anahtar duruyor. Tam önünde değil elimiz ulaşmıyor ama biraz uzakta olsa da anahtar orada duruyor yani karşımızda. Dedim ki ‘Ben bunu alırım.’ Yine aynı şey. Dedim ki neyle alsam. Apartmanın ortasındayız neyle alacağız. Selfie çubuğu!! Selfie çubuğumu çıkardım uzattım uzattım maksimum uzunluğuna. Aradan uzattım selfie çubuğunu anahtara. Anahtarı oynattım oynattım anahtarın anahtarlık kısmı aşağı sallanır gibi oldu. Selfie çubuğunun telefon takmak için olan boş kısmını anahtarın arasına taktım. Aldım anahtarı ve evine girdik. Kimsenin ruhu duymadı. Başka biri denese hırsız falan gerçekten girermiş. Dedim oğlum bir daha anahtarı kapının dibine koymayın. Ben bunu akıl ettiysem herkes akıl eder dedim. Uyandırdık sonra arkadaşımı. Değişik anılarım oldu. Ajanlık kabiliyetlerimi geliştirdim. Pratik fikirler. Analitik çözümler.

Erasmusa gidecek öğrencilere tavsiyeleriniz?

“Nereye gittiği önemli değil.. Tanıdığınız kim varsa sorun.”

Tanıdıkları varsa % 100 ne merak ediyorlarsa, çok saçma soru da olabilir sorun değil. İllaki merak ediyorsun, orada bir soru işaretin oluyor saçma sapan da olsa. Orada kendine soracağına burada sor daha iyi. Tanıdıkları varsa her şeyi sorsun. Nereye gittiği önemli değil. Tanıdığı kimse yoksa da kesinlikle bu siteye baksın. Çünkü dediğim gibi orada kendi kendine sorup merak edeceğine burada sorup öğrenmen ve bazı şeyleri bilerek gitmen çok daha iyi. Onun dışında çekingen olmasınlar. Herkes sonuçta giden bütün erasmus öğrencileri orada. Yabancı da olsa her milletten insan geliyor zaten. Herkes aynı durumda, herkes arkadaş edinmeye çalışıyor, herkes yalnız gelmiş. O yüzden herkesin aynı durumda olduğunu bilerek biraz daha rahat, biraz daha girişken olmak daha mantıklı. Sonra ihtiyacın oluyor benim hastalık muhabbetim gibi. 

Türkiye’ye döndüğünüzde en çok özlediğiniz şey neydi?

“Manzaraya hayran kalırsınız.. Siz yürürken iki taraftan gelen ağaçlar..” 

Türkiye’de en çok özlediğim ailem ve arkadaşlarımdı. Onun dışında manevi sıcaklığı özlüyorsun. Manevi sıcaklık dışında maddi olarak bir şey sayamam herhalde burada özlediğim pek bir şey yoktu. Buradayken özlediğim Berlin’de ki her şeyi özlüyorum şuan gerçekten. Hatta ikinci dönem ziyaret etmeyi düşünüyorum. Planlarım o yönde. Her şeyini özledim. Hafta sonları hem biraz spor olsun hem de hava alayım diye bizim yurdumuza yakın bir göl vardı, göl dediğimde deniz gibi bayağı büyüktü. Her taraf zaten orman, yeşillik. Berlin’in çoğu yerinde öyle. Doğru dürüst yani bir tane bile gökdelen yok. Her şey doğayla uygun şekilde doğanın üzerine kurulmuş şehir. Doğayı katlederek kurmamış adamlar şehri. Çok güzeldi. Hafta sonları yurttan çıkardım. Yürüyüş mesafesi zaten yarım saat falan. Yarım saat yürüyorsun. Öyle yokuş aşağı gibi düz bir yol yarım saat oradan göle yürürdüm. Özellikle bahar, yaz günleri çok güzel olurdu. Sabah erken saatlerde ya da akşam gün batarken gidiyordum. Manzaraya hayran kalırsınız. Oradaki oksijen fazlalığı işte etrafındaki sen yürürken iki taraftan gelen ağaçlar, sürekli kuş cıvıltıları, durmuyorlar hiç susmuyorlar. O şekilde gidip gelerek kendimi rahatlatırdım. En küçük anlarımı bile çok özlüyorum. Orada gördüğüm, yaptığım, korktuğum, heyecanlandığım, sevinip üzüldüğüm şeyleri özlüyorum. Çok güzel bir deneyimdi.

Proje hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? Yararlı olacağını düşünüyor musunuz?

Çok yardımcı olabilecek bir proje. Benim en azından bir tık da olsa bir şansım vardı. Bölümden bir tanıdığım vardı ona sordum ama ona da çok yakın olmadığım için % 100 soramadım tabi. Biraz ondan öğrendim ama internette baktığın zaman çok fazla, tam tamına deneyimlerin anlatıldığı metin vs. bir şey görmedim. Parça parça bulup buluşturarak kendi kafamda birleştirmeye çalıştım. Bu projenin iyi tarafı baştan sona deneyimini anlatabildiğin bir yer olması. Bu deneyimi yaşamak isteyen ya da yaşayacak olan kişi için de eğitici, yardımcı bir proje.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir