Derya Şaşmaz- İspanya- Madrid-Universidad Carlos 3 de Madrid

Derya Şaşmaz- İspanya- Madrid-Universidad Carlos 3 de Madrid

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?

1994 Antalya doğumluyum, Antalya’da büyüdüm. İstanbul’a üniversite için geldim. İngilizce iktisat son sınıf öğrencisiyim. ESN Marmara’nın başkanıyım. Son sınıfım ama okulu bitiremiyorum çünkü erasmusta hiç ders vermedim. Erasmusa gidip ders çalışamazdım, bıraktım hepsini. Seneye mezun olacağım inşallah. Hem çalışıp hem okuyup hem de kulüple uğraşmak bayağı yoruyor ama olmak zorundayım.

 

Erasmusa gitmeye nasıl karar verdiniz? Bu süreçte neler yaşadınız? 

Lisedeyken son sene AFS ile 1 yıllık değişimden yararlanmak istiyordum. Lise 4ün sonunda sınava gireceğim, üniversiteyi kazanıp bölümü donduracağım, 1 yıl yurt dışında olacağım sonra hazırlık okumadan bölüme başlayacağım şeklinde çok güzel bir plan yapmıştım. İspanya’ya gideceğim falan diye.. Fakat olmadı yazılı sınavı geçtim ama mülakatta elendim. Öyle olunca bayağı bir moralim bozulmuştu. Ailem de bana erasmusa gidersin dedi. Ben de bu cümlenizi unutmayın dedim.

 

Erasmusa gideceğiniz ülkeyi ve okulu nasıl belirlediniz ve ne kadar kaldınız?

“Okul değil ülke seçtim.”

Ben bölüm seçerken okulların ve bölümlerin erasmus anlaşmalarının hepsini kontrol ettim. Aklımda iki şey vardı. ODTÜ de vardı ama Ankara’yı silmiştim zaten. Uluslararası ilişkiler okuyayım mı diye düşündüm, aslında hiç sevmem. Sözel bir ders hem de İngilizce ama Barcelona ile anlaşması vardı. Çünkü ben Barcelona takıntılıydım, bayağı hem de. Böyle olunca o bölümü yazacaktım. Bana dediler ki “Ya kızım tamam Madrid’e git. Ordan gidersin sık sık Barcelona’ya, ömrünü heba etme bunun için.” Ben de mantıklı buldum. İlk yıl eşek gibi çalıştım yemin ederim. 3.60 ortalamayla gittim. Şuan 2.18 J İki tercih yaptım Madrid ve Porto. Bana Porto çıktı, oysa Madrid geleceğini düşünmüştüm. Benden daha düşük ortalaması ve daha düşük dil puanı olan birine Madrid çıkmış. Hemen hocamla görüşmeye gittim. Bir karışıklık olduğunu söyledi. Meğer bana Madrid gelmiş. Tırnaklarımla kazandım yani Madrid’i. Ailemi aradım, ben gidiyorum dedim. Madrid’e 27 Ağustos 2014 tarihinde gittim, 30 Haziran 2015’te Türkiye’ye döndüm. Tam anlamıyla dolu dolu 10 ay..
Erasmusa eğlence odaklı gittim. Okul değil ülke seçtim.

 

Okulum Universidad Carlos III de Madrid

Okulum Universidad Carlos III de Madrid

Erasmusa gitme sürecinde neler yaşadınız?

“Bir yanında aklın “Bir düzen kurmuştun, bakalım bu düzeni bozduğuna değecek mi?”diyor.”

Benim erasmusa gideceğim Avrupa Birliği komisyonundan Türkiye’ye az hibe verildi. Az hibe verildiği için üniversitelere daha az hibe düştü. Bizim üniversitemiz de iki dönem gitmek isteyenlere hakları olmasına rağmen tek dönem hibe vereceğini böylece daha çok kişiyi erasmusa yollayacağını söyledi. Ben ve benim gibi 2 dönem giden arkadaşlarım toplandık ve hocamıza gittik. Hocamız da “Ben başarılı öğrencinin hakkını yedirmem.” demişti. Ben bu süreç içerisinde learning agreement olsun hibe sözleşmesi olsun 4 kere Antalya’dan İstanbul’a boşu boşuna gidip gelmek zorunda kaldım.  Hibe sözleşmesi de Ağustos başında açıklandı. Ben zaten Ağustos sonunda gittim. Son dakika hep.. “Islak imza lazım, burada olman lazım.” Evraklar için bayramda bile Antalya’da değil İstanbul’daydım. Sürekli ağlıyordum ve koşturmaktan kilo veriyordum. Evraklar için çok çaba sarf etmiştim. Maddi olarak da manevi olarak da o yaz çok yorulmuştum.
Ben, gitmeme tam 10 gün kala hazır oldum. Mesela doktora gidip ilaç yazdırdım elimde bulunsun diye. Çünkü orada kendi kendinin doktoru olman gerekiyor. Bir de yurt dışında ilaçlar daha pahalı. 27 Ağustos’ta uçağa bindim, yol 4 saat sürdü. 1 saat Antalya’dan İstanbul’a, İstanbul’dan Madrid’e de 3 buçuk saat falan. Antalya İstanbul arasında uyumuşum. Ama uçak İstanbul’dan kalktığı gibi ağlamaya başladım, aralıksız 3 buçuk saat ağladım. Bu ağlamamın sebebi de koyvermek aslında yani “Ne halin varsa gör, ben gidiyorum” gibi. Bir yanında aklın “Bir düzen kurmuştun, bakalım bu düzeni bozduğuna değecek mi?”diyor. Ya pişman olursan ne olacak korkusu oluyor.. Kolay değil aslında..

 

Giderken yanınızda neler götürdünüz?

“Bunlar tamamen Türk kültürü tanıtma etkinlikleri…”

İlaç.. Resmen ecza dolabı gibiydi. Bir paket bulgur, iki paket Türk kahvesi.. Bunlar tamamen Türk kültürü tanıtma etkinlikleri olursa orada kullanmak içindi. Kuru şeyler götürdüm yolda bozulmasın diye. Zaten bavul tıklım tıklım, bagaj hakkında belli.
Türk kimliğimi götürmedim, orada bir işlevi yok diye. Babama bıraktım, bir de kaybolur onunla uğraşırım, çaldırırım hiç gerek yok dedim. Beni bu konuda hep korkuttular. Cüzdanına dikkat et, pasaportuna para saklama polis diye gelip bakarlar paranı alırlar falan. Eşeği sağlam kazığa bağlayacaksın tabi ama korkulacak bir şey yok. İstanbul’da ne kadar risk varsa orada da o kadar var. Ben ilk indiğimde çantama sarılı durdum, benim paramı çalacaklar çünkü ben yabancıyım, anlıyorlar gibi geliyordu. Ama öyle bir şey yok. Nakit ise belli bir miktar, en azından beni dara sokmayacak ve çaldırmayacağım kadar götürdüm. O dengeyi kurman gerekiyor. Saklayabilmeyi de başarman lazım. Yanılmıyorsam 1000 euro gibi bir şey götürdüm. Bunun zaten belli bir kısmı hemen gitti. Hostelde kalma, depozito ödeme vs. Orada hesap açmadım Türk hesabım vardı, ailem oraya para yatırıyordu. Oradan para çekmeye başladım. Kesintisi en az olan bankayı buldum. Para çekerken toplu çekiyordum. Zaten kredi kartı kullanıyordum. Yanımda kilit götürdüm, bunu da hep söylerler. Kendi odanda bile özel bir şeyini saklayabilmen için kilit gerekiyor. Keşke bunu götürmeseydim dediğim bir şey olmadı çünkü zaten çok sık eleyerek götürdüm eşyaları. Bazı şeylerden vazgeçtim.. 5 tane tişört götürmedim 3 tane götürdüm, oradan almaya devam ederim diye. Alışveriş yapıyorsunuz çünkü.

 

Gittiğiniz ülkede ilk anda neler yaşadınız?

“1 hafta kafam yukarı bakarak gezdim. Binalar efsane, caddeler çok güzel, sokaklar çok güzel.. Yukarı bakarak gezmekten boynum ağrıdı 1 hafta.”

Gittiğim ilk anda ilk şaşırdığım şey taksiler sarı değildi. Ben çok şaşırdım. Yurt dışına ilk çıkışım değildi ama nedense ben sarı renkli bekliyordum, beyazdı. Yanında da kırmızı şerit var, taksi bu..  Şehre ilk gidişimi taksi diye kafama koymuştum riske atamam, elimde bavullar var, sırtımda kocaman çanta var. Çok matrak bir taksiciye denk gelmiştim. Benimle, olmayan İngilizcesi ile konuşmaya çalışıyordu. Ben nasıl gerginim, Türkiye’deki taksicileri bildiğim için çok yüksek fiyat verecek bir de beni havaalanından aldı.. Yabancı olduğumu da biliyor diye düşündüm. Asıl taksimetreyi açmadı. Dedim ben yandım, 1 aylık param gidecek.. Bunu da aylar sonra öğrendim meğer havaalanından merkeze fiyat fiksmiş. 30 euro, artısı eksisi yok. Tabi ben o sırada bunu bilmiyorum. Bir de benimle çok konuşuyor beni lafa tutuyor falan derken adamın günahını almışım. Bana yol üzerindeki her yeri anlattı. Bir de İstanbul hayranı çıktı. O üç beş İngilizce ben üç beş İspanyolca konuşa konuşa yolu gittik. Ben Madrid’e gitmeden önce fotoğraflarına baktım tabi. Orayı Ankara gibi bir şey bekliyorum. Denizi yok, başkent falan. Beklentim düşük olunca şehir bana daha fazlasını sundu.  İndiğimde hava çok güzeldi. Taksici bana dedi ki “Bak burası metropolis binası.” Kafamı eğip tepedeki altından heykele baktım. Güneşin altında parlıyor resmen. “Aman Yarabbi!” dedim, nasıl büyülendim. İlk büyülenme anım budur. Bundan sonra ben zaten 1 hafta kafam yukarı bakarak gezdim. Binalar efsane, caddeler çok güzel, sokaklar çok güzel.. Yukarı bakarak gezmekten boynum ağrıdı 1 hafta. Hostele yerleştim, çok açtım hemen kendimi dışarı attım. Bir de öyle bir hostel bulmuşum ki tam merkez.. Hosteli de booking.com sitesindeki yorumlara bakarak buldum. Zaten bana Sol Meydanı var Taksim gibidir onun çevresinde bul, çok meydandadır, her yere ulaşılır demişlerdi. Hostelde eşyaları bıraktığım gibi indim ilk kafamı kaldırdığımda Burger King vardı daldım oraya. Burger Kingde de sana bardağı veriyorlar sınırsız içebiliyorsun. Ondan sonra biraz gezeyim dedim. Gerçekten beklenti düşük olunca şaşırıyorsun güzelliğe. Barcelona’ya gittiğimde beklentim çok yüksekti, o yüzden Madrid daha güzel. Ben çok ciddi Madrid ırkçısıyım. Madrid daha İspanyol, kültürünü buram buram yaşıyorsun. Yemekleri olsun, konuşması, telaffuzu gerçek İspanyolcayı öğrenmesi olsun o yüzden ben kesinlikle Madridliyim.

 

Okula başlama sürecinde neler yaşadınız? 

Ders seçimlerini yapmıştım onların BYS gibi sistemleri var oradan yaptım. Okulun Uluslararası Ofisi ve ESN’i (Erasmus Student Network) çok güzel çalışıyordu o yüzden çok şanslıydım. Bütün maillerime gününde cevap alıyordum. Karşı okul sorunlarımla hemen ilgileniyordu. Bana bir buddy vermişlerdi. Ayrıca sisteme giriş, kayıt vs bana hepsini bir pdf olarak yolladılar. Bu yolları izleyeceksin diye, o yüzden hiç sıkıntı yaşamadım. Ders seçim-değiştirme süreçleri vardı. Önce dersi seçtim sonra hocayı-dersi gördüm, istediklerimi değiştirdim. Türkiye’de erasmus öğrencilerine bir tolerans var ya da ders seçim sürecini daha uzun tutuyorlar. Benim okulumda o yoktu. Sana tam bir İspanyol öğrenci gibi davranıyorlardı. Aynı tarihlerde ders seçiyorsun aynı süreçlere tabisin.

 

Uyum sağlama sürecinde neler yaşadınız?

“Hostelde Brezilyalı bir kızla tanışmıştım. Türk olduğumu söyleyince “Samsun!” demişti.”

Bir sorun yaşamadım ESN üniversitesi olduğu için onların etkinliklerine katıldığın zaman yabancı öğrencilerle tanışıyorsun. İspanyol öğrencilerle de herhangi bir sıkıntı yaşamadım. Aksine gerek Erasmuslu gerek İspanyollar “Türküm” dediğimde bana “Ne kadar ilginç” diye yaklaştı. Onlara çok otantik ve farklı geliyor. Bir de seni görüyorlar, kafalarındakiyle uyuşuyor ya da uyuşmuyor, soruları var. Heyecanlanıyorlardı Türküm dediğimde.. Ama mesela anadilimizin Arapça olduğunu iddia eden bir İtalyan ile birçok kez didiştik. Diyorum ki benim Türkçe diye bir anadilim var hayır Arapça diyor. Bana “habibi” diyor.. Ben habibi ne demek bilmiyorum dedim. Nasıl bilmezsin diyor. Allah’ın İtalyan’ı sen nereden biliyorsun dedim. Meğer Faslılar ile çalışmış. Türkçe konuşuyorum, Türkçe öğretmeye çalışıyorum, yok kabul ettiremedim. Bu arada ben hostelde 10 gün kaldım. 10 gün birçok kişiye çok uzun geliyor. Ev bulmak için geç değil mi, ya ev bulamazsan falan.. Gerçekten hiç umurumda değildi. O kadar mutluydum ki uçaktan indiğimden beri.. Ev bulamazsam hostelde kalırım yaa diyordum. Siz yapmayın.

Evi de kiralamak için İspanyolca “ev kiralamak” kelimelerinin ne olduğunu öğrendim ve Google a onu yazdım. Üniversitenin de yönlendirdiği siteler var. Zaten temel İspanyolca istiyor oradaki kelimeler. Evi internetten buldum. Yurtta kalmadım, yurt evden daha pahalıydı ve 2 kişi kalman gerekiyordu. Ben şehir merkezinde kalmak istiyordum. İlk dönem kaldığım ev erasmus eviydi. Bir dairede 10 kişiydik. Ama çok eğlenceliydi. Tek bir katta tek bir ev ve her odada başka bir kafa. İlk dönem kalabalığa doyunca 2.dönem 3 kişi eve çıktık, daha doğrusu ben bir odayı kiraladım diğerleri de erasmuslular olarak geldi. İki Türktük bir de İtalyan bu sefer. Yemekler yapıyorduk, beraber dışarı çıkıyorduk.. 2 dönem de kira+faturalara 350 euro verdim. Merkez için idealdi ve hep güzel yerlerde kaldım. İki ev de Kadıköy’ün Moda’sı gibi yerlerdeydi. Adımını attığında kafeler, restaurantlar ayağının altında. Gençlerin yoğun olduğu mahallelerdi.

 

Fatura gelmiş ama anlaşılan bana gelmemiş.

Fatura gelmiş ama anlaşılan bana gelmemiş.

Hostelde Brezilyalı bir kızla tanışmıştım. Türk olduğumu söyleyince “Samsun!” demişti. İstanbul demedi, Ankara demedi Samsun dedi! “Hayırdır Samsun?” dedim. “Benim eski erkek arkadaşım Samsunluydu” dedi. Onda da bayağı bir gülmüştük. Benim gittiğim yıl Charlie Hebdo olayı oldu. O esnada birazcık “Aa Türk müsün, hmm Müslüman mısın!” gibi şeyler olmuştu. Ama hiç terbiyesizlik yaşamadım. Sadece, terbiyesizlik değil de cahilliklerinden değişik sorular soranlar oldu. Sen Türksün, Evet.. Müslümansın, Evet.. Niye kafanı örtmüyorsun, İspanya’ya geldiğin için mi açıldın? Ya da İspanya’da mı alkol kullanmaya başladın? Hayır dedim Türkiye’de de bunları giyiyorum, alkol orada da var. Onun dışında bir kere bir İspanyol ile birazcık siyasete girdim. Ondan sonra bir daha asla girmeyeceğim diye kendime söz verdim. Çünkü artık rencide etmeye başlamıştık birbirimizi karşılıklı. Bir tek o canımı sıkmıştı. Bir de bana gelip “Hayırlı olsun Suriye ile savaşa girmişsiniz!” demişti. Ben o korkuyla babamı aradım “Savaşa mı girdik biz?” diye. Benim haberim yok çünkü böyle bir şeyden, babam da “hayır sen ne saçmalıyorsun!” dedi. O an çocuğun niyetini anlamıştım.

Hibe ne zaman yatıyor, her ay yatıyor mu? Aldığınız hibe ihtiyaçlarınızı karşıladı mı?

“Bim’den alışveriş yapmak ya da Macro Center’dan alışveriş yapmak gibi…”

Hibe çok geç yattı. Ben ağustosta gittim hibe Aralığın sonunda yattı, 20 aralıkta. Diğer erasmuslularla konuşuyorduk hibe hakkında. Herkese yattı BANA yatmadı. Artık tak etti bana da, param bitiyor. Ailem geldi, beni ziyaret etti, para getirdiler. Ama ben hibe kazandıysam mesela 1 dönem gitmiş olsaydım ne olacaktı?  Ailem bana para getiremeyebilirdi, destek olamayabilirdi. Hocama mail attım isyan dolu. “Hocam bu ne biçim şey, ben gezemiyorum edemiyorum, param bitti” gibisinden. Hoca da “Hemen ilgileniyorum, bu senin en doğal hakkın” dedi. Hocanın bu maili atmasından 2 gün sonra ben Paris’deyken hibeniz yattı maili geldi. Hibe şu şekilde yatıyor: İspanya’ya aylık 400 euro veriliyordu. Bu 400 euronun %80 i sana bir anda yatıyor. Kalan %20si sen döndüğünde veriliyor. Hiç ders vermezsen paranın geri kalanını alamazsın diye bir dedikodu var. Ben, benden önce gidenlere sordum öyle bir şey yok, bize para yattı dediler. Ben de ona güvenip bütün dersleri bıraktım. Döndüğümde dediler ki bu yıl para ödemeyeceğiz. Dedim yandık. Ailemden özür diledim. Ne tesadüf ki hibe arttığı için benim de paramı ödediler. Ama yine de değişmiş olabilir şu anı tam bilmiyorum.
Harcamalarım da şöyleydi: 350 euro ev+faturalar, 50 euro aylık otobüs kartım, 10 euro da aylık 1gb internet ve dakikası olan hattım. Hattım orange idi, çok memnundum. Yemekler var bir de. Yemeğe de max. 100-150 euro gidiyordu. Aylık 600-700 euro arası geçiniyordum. Onu da şöyle yaptım 400 euro hibeden gelir, 100 küsür euro aldığım krediyi yollarlar, bir de ailemin gönlünden ne koparsa aylık 100 euro atsınlar deyip bu şekilde planı kurmuştum. Çok rahat bir şekilde geçindim, zorlanmadım. Çünkü sistematiği kurdum. Onu kurduğunuz zaman çok kolay ilerliyorsunuz. Bim’den alışveriş yapmak ya da macro center’dan alışveriş yapmak gibi. Oradaki en uygun alışveriş merkezi Lidl idi. Bu diğer Avrupa ülkelerinde de var. Oradan gidip temel ihtiyaçlarımı alıyordum. Tuvalet kağıdı, temizlik malzemeleri vs. Canımın çok istediği ve Türkiye’de olmayan şeyleri de başka yerlerden alıyordum. Kahvaltımı ve öğle yemeğimi kendim yapardım. Akşam yemeği için sistemi kurmuştum, haftanın her günü bir yerde indirim vardı. Buna oferta deniyor. Pazartesi günü tapascıda ne alırsan al 1 euro ödüyorsun. Salı günü başka bir yerde menü fix 5 euro. Çarşamba günü başka bir tapasçı ne yersen ye hepsi yine 1 euro. Perşembe, Cuma günü başka yerler.. Oralarda yediklerim de çok lezzetli şeylerdi. Alkol de ucuz olduğu için yemeği evde yapmana değmiyordu. Arkadaşlarınla beraber gidip yiyordun, içiyordun, takılıyordun. İspanyollar çok sıcakkanlı ve dışarıda yemek içmek çok hoşlarına gidiyor. Öyle olunca senin de canın evde oturmak istemiyor. Hava da geç kararıyordu. Dersin 4te bitiyor akşam 10a kadar aydınlık olduğu için istediğin yere gidebiliyordun. Tasarruf için ESNcardın geçerli olduğu yerlerde yiyip içiyorduk, alışveriş yapıyorduk. Belli bir miktar indirim sağlıyor. Bazı yerler var, Avrupa’da çok yaygın, tabağa fiyat ödüyorsun. Mesela tabağa 7 euro ödüyorsun sonra sınırsız istediğin kadar ye. Yavaş yavaş lokal insanların nereden alışveriş yaptıklarını da öğrendik. Ev sahibim de çok yardımcı oluyordu.

10 ay boyunca hiç doktora gitmedim, çok şükür her şey yolunda gitti. Hastalandım ama hep kendi kendimi iyileştirebildim. Sadece bir kere dudağımda çok büyük bir uçuk çıktı. Uçuk kremim de yoktu, bir tek onu unutmuşum. Oysa getirdim zannediyordum. Eczaneye gittim, eczacı İngilizce bilmiyor. Sadece dudağımı göstererek “ıhh” dedim. Kadın da “tamam” dedi. Hemen bana bir ilaç verdi 10 euro dedi. Hepsi bu.

Dünya üzerinde en mutlu olduğum an annem ve babam Madrid'te. Madrid'in simgesi ayı ve çilek ağacının önündeyiz.

Dünya üzerinde en mutlu olduğum an annem ve babam Madrid’te. Madrid’in simgesi ayı ve çilek ağacının önündeyiz.

Gittiğiniz üniversitenin kendi öğrencileriyle, sizin sahip olduğunuz teknik ve sosyal imkanlar aynı mıydı?

Aynıydı. Sadece bazı dersler için bunu erasmuslular almasın zor olacak deniyordu. Bazı derslerde de bu ders erasmuslular için veriliyor diye belirtiliyordu. Onun dışında bir farklılık yoktu.

Gitmeden önce hangi seviyede dil bilgisine sahiptiniz? Gittiğiniz ülkenin yabancı dile katkısı oldu mu ve yeni bir dil öğrendiniz mi?

“Bedava pratik.”

Ben daha İspanya’ya gideceğim belli olmadan İspanyolca kursuna yazılmıştım. Öğrenmek istiyordum. A1 seviyesini tamamlamıştım yani çok temel bir İspanyolcam vardı. Ha ispanyollar çok hızlı konuşurlar. Bazen ne yapsan da anlamıyorsun ama hani yavaş konuşun bir pratik yapalım dediğinde gerçekten çok yardımseverler. Bakıyorsun, gülümsüyorsun seninle hemen konuşmaya başlıyorlar. Ya da durup dururken metroda “Günaydın, merhaba” deyip geçebiliyorsun kimse yadırgamıyor. Çoğunluğu İngilizce bilmiyor ya da bilenlerinin aksanları o kadar İspanyol ki.. İster istemez siz onlara İngilizce öğretiyorsunuz onlar da size İspanyolca öğretiyor. Benim İngilizcem iyiydi ve orada İngilizceme bir şey katmadım. Şu oldu sadece Madrid’e gittiğimde ben İngilizce biliyormuşum ama farkında değilmişim dedim. Yani dara sıkışınca orada fark ediyorsun. İspanyolcam gelişti. 2 dönem de İspanyolca dersi aldım. A1 seviyesini tekrar aldım, yoğun bir A1di. 2.dönem A2 seviyesini aldım. Şu an B1 seviyesindeyim. Artık konuşmadığım için unutmaya başladım ama severek öğrenmeye başlayınca mantık oturuyor, bir de İngilizce bilince daha da rahat oluyor. Onu da detay olarak vereyim. Belki her dilde böyle değildir ama İspanyolcayı İngilizce-İspanyolca öğrenmeye çalışınca daha rahat öğreniyorsun. Orada da tabi Türkçe soramayacağına göre soruyu İngilizce soruyorsun. Ev arkadaşım İtalyandı. Üç beş bir şeyler öğretiyordu. Ayrıca onunla İspanyolca pratik de yapardık. Ben en iyi pratiklerimi şöyle yaptım. Bedava pratik. 2.dönem Madrid’deki kafelerin listesini çıkardım ve her gün birine gittim. En büyük zevkim buydu, 5 çayı gibi. İspanyolların da böyle bir kültürü var, Merienda diyorlar. İspanyolca kitabımı alıyordum, listeden bir kafe seçip gidip oturuyordum. Zaten İspanyolca kitabı görenler senin yanına geliyor. Metroda, trende, kafede.. Sipariş verirken garson telaffuzundan direkt yabancı olduğunu anlıyor. Bir de çok müşteri yoksa hemen oturup sana yardımcı olmaya çalışıyorlar. Bu şekilde onlarla konuşmaya, muhabbet etmeye başlıyorsun. Ben böyle milyonlarca arkadaş edindim, çok değişik tiplerle tanıştım. Her gün farklı yerlerde farklı insanlarla tanıştığım için çok eğleniyordum. Böyle böyle çok rahat pratik yaptım.

 

Orada aldığınız dersler kendi üniversitenizde sayıldı mı? Dönem kaybı yaşadınız mı?

Normalde bütün derslerim kabul ediliyordu çünkü bütün derslerim İngilizceydi. Ama ben hiçbirini vermediğim için saydıramadım ve dönem kaybı yaşadım. Bir tek İspanyolcayı verdim. Ama onu da saydıramadım çünkü dersi kendi üniversitemde almıyordum.

 

Hocaların dil seviyesi nasıldı? Dersler İngilizce mi? Dersleri anlamada problem yaşadınız mı?

“Bu şansı kaçırdığım için üzülüyorum ama o sosyal hayatı da kaçıramazdım gerçekten.”

En çok bahsetmek istediğim konulardan biri bu çünkü şöyle.. Ben üniversitemden çok memnundum, akademik bakımdan çok güzel bir üniversite. Niye çok iyiydi diye sorarsanız, benim İspanyol 1 tane hocam vardı geri kalanlar hep başka yerlerden. Aslında ben bu şansı kaçırdığım için üzülüyorum ama o sosyal hayatı da kaçıramazdım gerçekten.. Çok şanslıydım aslında. Yunan hocam vardı, makro dersini Portekizli bir hocadan aldım. İstatistik dersini Polonyalı bir hocadan aldım.. Sadece calculus 2 dersini İspanyol bir hoca veriyordu ve İngilizcesi beş para etmezdi. Ama hocalarımın hepsi çok iyi yerlerden gelmişti hepsinden çok memnundum fakat ben değerlendiremedim. Ekonomi dalı olarak benim gittiğim üniversite dünya listesinde iyi bir yerde. Hocalarımın dil seviyeleri de gayet iyiydi. İspanyolların dil seviyeleri iyiydi ama telaffuzları kötüydü. İtalyanların da telaffuzunda biraz sıkıntı var ama anlaşabiliyorduk. Dersleri anlamada herhangi bir problem yaşamadım.

 

Gittiğiniz üniversite ile kendi üniversite eğitimini karşılaştırır mısınız? Üniversitenin zorluk derecesi nasıldı?

Karşı üniversite daha zordu ama daha da kaliteliydi. Türkiye’de erasmus öğrencilerine hep olmasa da tolerans var. Ama mesela Almanya’dan gelen öğrenci bizden daha bilgili oluyor genelde. Madrid’de herhangi bir tolerans yoktu ve eğitimi çok iyiydi.

 

Şehir içi ulaşım olanağı nasıl? 

Okula trenle gidiliyordu ve 20 dakika sürüyordu. Okula ilk gittiğim gün şansıma trende bir Türk ile karşılaştım. O da orada master yapıyormuş, benim bölümümde. Bana o yardımcı oldu çünkü trenden indikten sonra yürümen gerekiyormuş.
Bilet olarak lokasyon bilet aldım, tek gidişlik biletler. Sonra Madrid’de tobacco shoplar var sigaraların satıldığı yerler. Oradan aylık kart çıkarıyorsun. Ben bu karta aylık yükleme yapıyordum. Okulumun da dahil olduğu bölgeyi kapsayan 45 euro gibi bir şeydi. 45 euroyla sınırsız 1 ay binebiliyordum. Gezmek için idealdi. Biniyordum metroyla şuraya gideyim, beğenmiyordum iniyordum, oraya gideyim falan. Metroda geçtiği gibi otobüste de trende de geçiyordu. Ama ben Madrid’de sadece 2 kere otobüs kullandım. Metro her yere var. Metronun olmadığı yerlere tren var. Trenleri de çok güzel. O yüzden ulaşım için hep rayları seçtim.

 

Evimin durağı

Evimin durağı.

Gittiğiniz ülkede eğlence ortamı nasıldı?

“Her katında ayrı bir müzik..”

Çok eğlenceliydi, İspanyollar çok eğlenceli insanlar. Ben bir müzede, sıra beklerken Türkçe konuştuğum için arkamdaki insanlarla arkadaş oldum. Bir de beni İspanyol sanıyorlardı, ben de çaktırmıyordum. Bir şey soruyorlardı çaktırmayacak  kısa cevaplar veriyordum. İspanyol gibi takılıyordum. Birisi sana İspanyolca anlatıyor durduramıyorsun, durduğunda “ben anlayamadım Türk’üm” dediğimde adam şok oluyordu. İspanyolların siestaları var. Ben de siesta yapıyordum çünkü vücut ihtiyaç duyuyor. Ortam çok iyiydi, kulüpler de herhangi bir sıkıntı bir terbiyesizlik yaşamadım. Sadece arkadaşım telefonunu çaldırmıştı.

 

Bir keresinde alkollüyken çantamı arkaya atmıştım, önüme almam gerekiyordu. Çantamın fermuarı da arkaya doğru duruyordu. Gecenin bir yarısı arkamdaki bir çocuk -liseli sanırım- çantamı açmaya çalıştılar. Neyseki hissetmiştim. Bir kısmı açılmış halde çantamı önüme aldım. Alkollüyüm ya arkadaşlara döndüm “benim çantam açılmış yaa” dedim. Telaş olup hemen kontrol etmemi söylediler, neyse ki her şey yerindeydi. Bu olay erasmusun başında oldu, bundan sonra çantamı hep önümde ve fermuarı gözümün önünde tuttum. Normalde gecenin her saatinde dışarı çıkabilirsin. Ben sabah 5te de eve yürüdüm, 7de metronun açılmasını beklerken kapısında da yattım. Hiçbir sıkıntı yaşamadım. Topuklu ayakkabı da olsa kimse dönüp bir şey demiyordu. O yüzden kendimi çok güvende hissediyordum. Madrid’de 7 katlı bir gece kulübü var, benim favorim oydu. Her katında ayrı bir müzik.. Ama yılbaşına Madrid’te girmedim, Budapeşte’de girdim.

 

Yemekler nasıl, bizim ülke lezzetlerine uygun mekanlar var mı? İlk hafta neler yaşadınız? Gittiğiniz ülkede en sevdiğiniz yemek hangisiydi?

“Kesinlikle El Tigre’de tapas yenmeli..”

İlk hafta yemeği dışarıda yedim. Hostelin sadece kahvaltısı vardı. Ama bir şey beklemeyin bir meyve veriyorlar, kruvasan veriyorlar, bir de yanına kahve. Ben gittim kendi peynirimi, zeytinimi aldım. Bir de orada çayın tadını bulamadım. O yüzden çayı pahalıya alıyordum. Annemlerden büyük bir paket çay istedim. Türk marketleri, restaurantları vardı ama Avrupa ağzına uydurdukları için kebabı lahmacunu güzel değildi. Orada bize uygun yemekler var ama hiç uymayanlar da var. Mesela domuz yiyip yememe konusunda çok katı değildim, biraz yedim. Ama çok yağlı. Vücut alışık olmadığı için ağır geliyordu ama paella tapas bocadillo churros çok yedim. Ağzına uygun tatları buluyorsun. Benim evimin altında bir Hint bir de Meksika restoranı vardı. İkisi de benim damak tadıma uygundu.
Kesinlikle El Tigre’de tapas yenmesi lazım, bira ya da sangria söylüyorsun sana tapaslar bedava veriliyor. Ve dolu dolu tapaslar yani meze.. Bayılırdım onlara. Kesinlikle tavsiye ederim. Bence biradan çok sangria içilmeli. Soğuk çorbaları var gaspacho diye, onu da severdim. Bir de İspanya’da çok taco yedim, çok lezzetliydi.

 

Erasmus süresince bulunduğunuz ülkede hangi şehirlere gittiniz?

“İspanya’da bir İspanyola “Ben turistim, bana buradaki lokal yerleri söyler misin?” derseniz yardımcı olurlar.”

Kuzey İspanya’da San Sebastian Bilbao ve Burgos’u gezdim. Endülüs’de Granada, Sevilla, Malaga, Cordobaya gittim. Zaragoza ve Toleda’ya gittim. Barcelona’ya kaç kere gittim bilmiyorum. Sevilla’da Madrid’den daha ucuz tapasçılar var. Bunlar hep ara sokaklarda lokal yerlerdi.

İspanya’da bir İspanyola “ben turistim, bana buradaki lokal yerleri söyler misin?” derseniz yardımcı olurlar. Madrid dışında en beğendiğim yerler Granada ve Sevilla’ydı. Orada biraz Müslüman kültürü var. Endülüs’ü çok beğendim ama oranın İspanyolcasını anlamak çok zor.

 

Ayça'yla Güney İspanya gezimiz, Alhambra Sarayı, Granada

Ayça’yla Güney İspanya gezimiz, Alhambra Sarayı, Granada

Erasmus süresince hangi ülkelere ve şehirlere gittiniz? Mutlaka gidilmesi gereken yerlerin nereler olduğunu düşünüyorsunuz? Gittiğiniz ülkelerde mutlaka tatmanız gereken lezzetlerin neler olduğunu düşünüyorsunuz?

“Berlin’de Mustafa’s Gemüse Kebab.. Bitmeyen sırasıyla meşhur..”

Benim bölümümde çok anlaşma var. Sınıf arkadaşlarımla, aynı dönem hepimiz ayrı yerlere gittik ve birbirimizi ziyaret ettik. Bu şekilde kalacak yerlere para vermek zorunda kalmadık. Paris, Berlin, Prag, Budapeşte -Budapeşte’de yılbaşına girdim- Milano, Cinque Terre, Como, Porto, Lizbon ve Amsterdam’ı görme şansım oldu.
Prag’da Trdelnik diye bir tatlı var kesinlikle yenilmesi gerekiyor. Berlin’de Mustafa’s Gemüse Kebab var. Orası bitmeyen sırasıyla meşhur.. En güzel kebapların orada olduğu söylenirdi gerçekten öyleymiş. Bir de ben Club-mate çok seviyorum. Bir diğer favorim de Portekiz’de nata diye bir tatlı var, kesinlikle yenmeli, çok lezzetli. En meşhur yeri Lizbon’da.
Paris’i çok beğenmedim bana çok abartı gelmişti. Ama Paris’te Amelie’nin çekildiği yerleri gezdim. 1 günümü ona ayırdım ve onun kafesine gittim. Kafesinde creme de brüle tatlısını yedim ♥

 

İspanyol tatlısı churros. En meşhur yeri Madridde San Ginesdir

İspanyol tatlısı Churros. En meşhur yeri Madridde San Ginesdir

Orada yaşadığınız zorluklar nelerdir? Zorlukları aşmak için neler yaptınız?

” İşi sağlama almak için oradaki konsolosluğa gittim, kendimi tanıtıp kayıt oldum.”

Benim erasmusum çok şanslı geçti büyük bir sorun yaşamadım. Bir sorun çıksa da çözümlerini çok rahat bir şekilde buldum, hallettim. Hastalanmadım, polislik bir işim olmadı.. Hatta işi sağlama almak için oradaki konsolosluğa gittim, kendimi tanıtıp kayıt oldum.

Yaşadığım en büyük sorun son bir ay Türkiye’ye döneceğim için sürekli ağlamamdı. Son bir ayımı zehir etmemeye çalıştım ama her gün ağlıyordum.

 

Dönüş sürecinde neler yaşadınız ve döndükten sonra neler yaşadınız?

“Sonraki yıla ertelediğinde ne İngilizcen gelişmiş olacak ne de biraz daha olgunlaşmış olacaksın. İyiki, gittim ve yaşadım.”

Post erasmus sendromu vardır ya ben onu daha dönmeden yaşadım. Çünkü dönme süreciyle kafayı bozmuştum. Bir keresinde Madrid’de parkta otururken güneş çok güzel, çimenler çok güzel, rüzgar çok güzel diyerek ağlamaya başladım. Benim Madrid’e giderken de gelirken de uçak yolculuğum hep ağlayarak geçti. Dönerken ruhum Madrid’de kaldı bedenim Türkiye’ye döndü. Dönmek zorunda kalmasam kalırdım. Zaten oturma iznimin son gününde döndüm. Döndüğümde ilk bir hafta ailem dışında kimseyi görmek istemedim. Çünkü herkes aynı soruları soruyor, aynı şeyleri anlatmaktan artık ruhun sıkılıyor. Kendine hep “ben 3 gün önce oradaydım ama şimdi buradayım” diyorsun..

Erasmusa giderken kendime sorduğum birkaç soru vardı: “Döndüğümde herkesi nasıl bulacağım? Kendimi nasıl bulacağım?” Döndüğümde ben ben değildim, giden Derya ile dönen Derya çok farklıydı. Madrid benim özgüvenimi had safhaya çıkardı, ister istemez öyle oluyor çünkü bir yıl dilini bilmediğin bir yerde kalıyorsun. Her derdine kendin çözüm bulmaya çalışıyorsun. Orada bir de şunu düşünüyorsun: Türkiye Dünya üzerinde minicik bir nokta.. İstanbul daha da minik ve sen çok daha minik bir noktasın. Kocaman bambaşka bir dünya var! Onları görmeye heveslenmen lazım.

 

Erasmus beni bakış açısı olarak da çok değiştirdi. Benim küçük takıntılarımı da aldı götürdü. “Asla” demeyeceksin, deneyeceksin. Böyle olunca insanların da görmesini istiyorsun. Benim şu an ESN başkanlığını yapma sebeplerimden biri bu. Gelenlerle eğleniyoruz ama buradan da insanlar gitsin istiyorum. Ben de giderken İngilizceme çok güvenmiyordum ama iyi ki 2. sınıfta gitmişim çünkü bekleseydim hiçbir şey değişmeyecekti ve belki de Madrid’i kazanamayacaktım. Sonraki yıla ertelediğinde ne İngilizcen gelişmiş olacak ne de biraz daha olgunlaşmış olacaksın. İyiki, gittim ve yaşadım.

 

Erasmusa gitmek size neler kazandırdı ve tekrar gitmek ister misiniz?

Kesinlikle isterdim.. Benim orada tekrar okuma imkanım olsa hiç düşünmez giderdim. Madrid yaptığım tüm harcamalara, çabalara, verdiğim kilolara her şeye değer ama bunu bir daha yaşayabileceğim bir dönemim yok..

 

Erasmus sürecini düşündüğünüzde keşke ve iyi ki dediğiniz noktalar nelerdir?

“Keşke hiç uyumak zorunda kalmasaydım da daha çok yaşasaydım.”

Keşke dediğim bir şey yok aslında her şeyi o kadar tadında yaşadığıma inanıyorum ki.. Sadece keşke diyebileceğim şu var; keşke hiç uyumak zorunda kalmasaydım da daha çok yaşasaydım. Keşke daha çok eğlenseydim, eğlendim ama daha da çok eğlenseydim. O erasmus heyecanının devam etmesi için ESN’e girdim ama ne yaparsan yap aynı değil. Madrid’de bazen yapacak hiçbir şey bulamıyordum, sıkılıp dışarı çıkıyordum. Dışarıda yürüyorsun ve konuşulanlardan hiçbir şey  anlamıyorsun, bu hoşuna gidiyor çünkü hiçbir sorumluluğun yok. Bunu Türkiye’de yapamazsın.

 

Erasmusta unutamadığınız bir anınız var mı?

“Madrid’de kalmam için bir sebep yok.. Bu değil benim Madrid’im.”

Erasmus’un ikinci dönemi kafelerin listesini çıkarıyordum. Bu benim girişkenliğimi de arttırdı çünkü ben daha içe kapanık bir insandım. Erasmusun  bana getirdiği  en büyük şey; benim üşengeçliğimi, utanmamı, bir şeyleri ötelememi engelledi ya da bir şeyler yapamıyorsan bir sonraki gün de yapamayacağın anlamına gelmediğini öğrendim. Gidip bileninden öğrenirim bu kadar basit..

Bir gün evdeki işleri hallettikten sonra bir kafeye gittim ama bir şey oldu giremedim, kapısında durdum daha sonra başka kafeye gideyim dedim ama ona da giremedim. Üçüncü bir kafeye gittim orası da kapanmıştı sinirlerim bozuldu. Ben de eve gittim daha sonra Türk ev arkadaşımla birlikte çıktık. Listeyi boşver kafamıza göre gidelim dedik. Bir sokağa girdik iki tarafında da  tek katlı binalar vardı ve bembeyazdılar. O sokakta yürürken bir kafe gördük, bir kapı ve kocaman bir pencere tamamen açık. Çok cici görünüyordu. İçeri girdik ama ben oreolu pasta diye tutturmuştum yoksa oturmam dedim. Garson İngilizce bilmiyor, oreolu pasta da yokmuş ben çıkmak istedim ama kafenin arka kısmı da varmış oraya bakalım dedik. Arka kısımda şömine, piyano falan vardı. Çok sevimliydi orda oturmaya karar verdik, otururken İspanyolca bir şeyler takıldı aklımıza, çevredeki İspanyollara sorduk, sohbet ettik falan.

 

2-3 hafta sonra Porto’dan bir arkadaşım beni ziyarete geldi. Gecenin bir yarısı yine o sokaktan geçerken orada bir ışık gördüm ve gece gece kafe neden açık diye düşündüm. Tam önünden geçerken bir piyano sesi duyduk, Amelie çalıyordu. Birden dondum çünkü Amelieyi çok severim. Orada duran bankın üzerine çıkıp içeriye bakmaya çalıştım ama kimseyi göremedim, sadece ses geliyordu. Biraz sarhoştum. Acaba dedim kendi kendime mi uyduruyorum? Kafam pencerenin içinde bir süre öyle dururken mutfaktan bir kız çıktı adı Maria. Birbirimize bakakaldık. Hemen içeri girip piyano çalanın ünlü biri olup olmadığını sordum ve yabancı olduğumu söyledim. “Yok yok bizim Pedro bu” dedi. Oturup dinleyebileceğimizi söyledi, arkadaşımla birlikte gittik çocuk daha önce orada bize garsonluk yapan çocuktu. Bitince Pedro’ya “çok güzeldi” dedim. Pedro da durdu “teşekkür ederim, nasıl gidiyor ispanyolcan” dedi. Ben şok oldum, beni hatırlamıştı! İyi gidiyor vs derken görüşürüz deyip çıktık. Ben, o gün “Buraya tekrar geleceğim!” dedim. Ondan sonra her hafta sonu gittim çünkü Pedro da Maria da ve Maria’nın eşi Adolfo da benim çok yakın arkadaşım oldu. Çok tatlı insanlardı. Biri Sevillalıydı, diğeri Peruluydu. Ve bu insanlar sadece garson değillerdi. Biri müzik eğitimi almış, piyano eğitimi veriyor aynı zamanda hafta sonları garsonluk yapıyordu. Para biriktiriyormuş çünkü 3 aylık bir hedefi varmış. Bisiklet ile Madrid’ten başlayıp İstanbul’a kadar gelecekmiş. Beni de unutmamasının sebebi buymuş “Türk” olduğumu duyunca ilgisini çekmiş. Ne zaman geleceğinin tarihleri de belliydi. Haberleştik devamlı.

 

Amelienin müziği duyduğum ve alkolden uydurduğumu sandığım o an

Amelienin müziği duyduğum ve alkolden uydurduğumu sandığım o an.

Ben en son onların yanından ağlayarak ayrıldım. Tekrar gelirsin ne olacak dediler. Ama ben gittikten bir süre sonra o kafe restorasyona girdi, 1 yıl sürmüş. Sonra dedim ki o kafe yok, Maria ve eşi Peru’ya dönecek, Pedro da hayallerini gerçekleştirecek, erasmus arkadaşlarım da döndüler hep. Yani benim Madrid’de kalmam için bir sebep yok.. Bu değil benim Madrid’im. Kendime “haydi Derya senin de vaktin geldi” dedim, ağlaya ağlaya da olsa döndüm. Pedro da yola çıktı fakat Fransa’da dizini sakatlayınca geri dönmek zorunda kaldı.

 

Erasmusa gidecek öğrencilere tavsiyeleriniz nelerdir?

“Orada yaşanan sorunlar senin canına kast etmediği sürece DÖNME!”

Ertelemesinler, erteledikçe hiçbir şey daha iyi olmuyor. Ne kadar erken o kadar iyi. Erasmusa gittiğin yer senin ikinci evin oluyor.

Benim İstanbul’daki buddylerimden birinin evini su bastı. Tüm eşyalarını kaybetti. Dönmesi gerekiyordu ama dönmedi çünkü dönmeye gerek yok! Ne olursa olsun bir şekilde hallediyorsun, yeter ki sağlığından olma en önemlisi o. Sonuç olarak orada yaşanan sorunlar senin canına kast etmediği sürece DÖNME, orada yaşamaya çalış. Gittiğim için hiç pişman değilim, pişman olan çok az insanla karşılaştım. Herkes 1 dönem de olsa gitsin, orada da uzatabilirler. Önemli olan o adım yeter ki atılsın.

Türkiye’ye döndüğünüzde en çok özlediğiniz şey neydi?

“Alınlarının teriyle paralarını kazanabilmeleri ile övünmelerini özlüyorum.”

Türkiye’den en çok özlediğim şey -annem babam dışında- Borsam’ın lahmacunuydu. O lahmacunu gerçekten rüyalarımda gördüğüm oldu. Bir tek lahmacunda acı çektim.

İspanya’ya ait olarak da hayatı özledim. Orada insanlar önce kendilerine sonra başkalarına gerçekten saygı duyuyorlar. Orada da haksızlık, adaletsizlik, suç var ama orada daha çok saygı var. Ve onların sıcakkanlılıklarını özlüyorum. Ayrıca orada insanların yaptıkları iş ile değil, para ile değil, alınlarının teriyle paralarını kazanabilmeleri ile övünmelerini özlüyorum. Mesela benim orada gördüğüm en yakışıklı çocuk çöpçüydü. Kadınlar taksicilik de yapıyordu otobüs, metro da kullanıyorlar hatta metro tamiri de yapıyorlardı. Halk arasında fark yok denecek kadar azdı.

 

Erasmusdeneyimleri.com sitesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce yararlı bir site olacak mı?

Harika bir proje, kesinlikle yararlı olacağını düşünüyorum. Çünkü ben de giderken çok araştırdım, bir sürü blog okudum. Hatta biri ile iletişime geçtim. Benim okulumda daha önce Erasmus yapmış biriydi. İnsan daha önce gidip görmediği, bilmediği bir şeyden korkuyor ister istemez. Bu yüzden gitmeden önce ne kadar çok şey bilirsen o kadar iyiymiş gibi hissediyorsun. O yüzden böyle bir şey kesinlikle çok iyi yardımcı olacaktır. Eminim her şey okunacak. Ve ben açık yüreklilikle söylüyorum bana herhangi biri soru sormak isteyen olursa kesinlikle ulaşmaktan, soru sormaktan çekinmesin. Ben başta Erasmus olmak üzere, her türlü değişim programını destekliyorum. O yüzden herkese elimden geldiğince yardım etmeye çalışırım.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir